Namaz Sureleri ve Dua Anlamları

KURANI KERİM TEFSİRİ 114- NAS SURESİ



İnsanların Rabbine. Bütün insanların kendilerine ve işlerine sahip, terbiye
edici sahibine, yani halk ve emriyle insanlar yaratan ve sanat ve kudretiyle o
ğâsık, kara topraktan o duygusuz, karanlık maddeden tan gibi parlayan duygulu
insanlar yetiştiren, onlara yaramaz şeyleri atıp yarar şeyleri süze süze
akıtarak lütuf ve terbiyesiyle tavırdan tavıra, halden hâle kemâle erdirerek
büyüte büyüte akıl ve iz`an verip insanlık gereklerini, insanlık vazifelerini
duyurarak bütün yaratıklar içinde seçkin bir halde kendi cinsiyle birlikte,
toplum hâlinde yaşayacak hâle getiren ve getirmekte bulunan ve bu şekilde onlara
terbiye fikriyle rububiyet anlayışını öğreterek kendi varlığını sezdirip hak ve
hayır uğrunda çalışmak yolunu gösteren Mevlâsına,

2. O insanların meliki (hükümdarı)ne. Yani o terbiye ile yetiştirilen, akıl
melekeleri, insanlık güçleri gelişmeye başlayan, insanların hepsini hükmü
altında tutarak bütün melekelerini ve güçlerini hayır nizam ile olgunluklarının
gayesine doğru faaliyete sevketmek üzere mertebelerine, ilim ve hikmetinin
gereğine göre emir ve yasak ile idare eden hükümdarına, daha açıkçası nisbî mânâ
ile Rab ve melik değil, "Mülkün sahibi, sen dilediğine mülkü verirsin,
dilediğinden mülkü alırsın, dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın.
Hayır senin elindedir." (Âl-i İmrân, 3/26) âyetinin mefhumunca dilediğine mülk
verip şah yapan, dilediğini de padişah iken indirip atan, dilediğini aziz,
dilediğini zelil etmek kudretine hâiz olan devamlı mülk ile tam Rab`lık
kendisine mahsus bulunan melikler meliki, padişahlar padişahı, hükümdarlar
hükümdarına,

3. yani İnsanların ilâhına, o insanların hak mabuduna, yani aklı, melekeleri
tamamlanmış, hakkı haksızdan, hakikati hayâlden, güzeli çirkinden, hayrı şerden,
bâkî zevki fânî zevkten, kastedilen gayeyi vasıtadan, nankörlüğü şükürden fark
ve ayırdedecek vicdanları hak bilgi ile aydınlanmış, bulundukları âlemin ve
kendi nefislerinin mahiyetini öğrenmiş, varlıklarının hikmetini, nereden gelip
nereye gittiklerini, bütün cihanın zevkinden, bu kâr ve zarar kavgasından
kazancın ne olduğunu, o sevgilerin, saygıların, o ümitlerin, arzuların, o
hâcetlerin dileklerin nereye bağlanacağını, gülen yüzlerin neye güldüğünü,
dökülen dillerin neye döküldüğünü, ağlayan gözlerin neye ağladığını, çırpınan
kalplerin ne ile tatmin edileceğini; bundan dolayı nelerden kaçınıp nelere
koşmak, neye gönül verip neye dayanmak, neye sığınmak, neye tapmak lazım
geldiğini anlamış; vücudda tecelli eden, zâhir (açıktan) ve bâtın (gizli olan
görünmeyen)dan vicdanları saran, gayba ve şuhûd (görünen)a hâkim olan Hakk`ın
cemâlindeki celâlin, celâlindeki cemâlin ebedî zevkini duyarak her işinde ihlâs
ve ihsan ile ona yüz tutmuş, uğrunda can vermeyi canına minnet bilerek hüküm ve
rızasına kendini teslim etmiş selîm kalp sahibi ergin insanların, maksatlarına
gaye edinerek ibâdet edegeldikleri, akıllı ve reşit olmuş bütün insanların,
kurtulmaları için imân ve ibâdet ile sorumlu bulundukları hak Tanrı`ya, hâsılı;
yaratma ve emir, var etme ve yok etme, yaşatma ve öldürme, sevap ve ceza ile
bütün tasarrufa tam kudret ve mükemmel bir ihtiyaçsızlık ile celâl ve ikramda
tek olmayı gerektiren ilâhlık ancak kendisinin hakkı olan o Ehad (tek), Samed
olan Allah`a sığınırım.

"Rab" ismi, rabbü`d-dâr (ev sahibi), rabbü`l-mâl (mal sahibi) gibi izafet
(tamlama) ile kullanıldığı zaman Allah`dan başkasına da söylenebilir. "Melik"
isminin de ondan daha özel olmakla beraber Allah`tan başkasına söylendiği
bilinmektedir. Fakat ilâhlık asla şirk kabul etmediği, "Allah`tan başka ilâh
yok." olduğu için ilâh ismi şer`an ve hakikaten Allah`a mahsustur. Şu halde Rab
daha genel, melik daha özel, ilâh daha da özeldir. Burada ise maksadın, Allah
Teâlâ olduğunun iyice anlaşılması için Rabbi`n-nâs, Melik`in-nâs da İlâhi`n-nâs
ile beyân buyurulmuştur. Gerçi bunların Rabbe sıfat veya bedel olması da caiz
görülebilirse de Zemahşerî ve diğer kritikçiler beyân atfı olmalarını tercih
etmişlerdir. Fakat burada önce şunu düşünmek gerekir: Allah Teâlâ yalnız
insanların değil, her şeyin Rabbi ve bütün âlem onun Rablığı, Melikliği,
İlâhlığı nizamı altında dizili olduğu halde burada niçin "Rab" ismi önce
insanlara izafetle tahsis buyurulup da sonra "İnsanların hükümdarı, insanların
ilâhı" diye açıklamaya lüzum görülmüş ve niçin (nâs) üç defa tekrar edilmiştir?
Bunun nüktesi:

1- Kur`ân`ın iniş hikmeti insanların terbiyesi, insanları doğru yola hidâyet ve
irşad olduğu için bunu başında olduğu gibi sonunda da bilhassa hatırlatmak ile
insan rûhunun terbiyesine Allah`ın yardımının artması hususunu anlatmak ve bu
şekilde Kur`ân`ın sonundan başına dönüp baktırmaktır. "Sığınırım de!" emirleri
Fatiha Sûresi`nin "Bize doğru yolu göster." (Fatiha, 1/6) duâsına son cevap
olarak doğrudan doğruya bir sığındırma ve koruma irşâdı olduğu için Bakara
Sûresi`nin başındaki "Müttakîler (Allah`tan gereğince korkanlar) için yol
göstericidir." (Bakara, 2/2) âyetinin mânâsının bir ölçüsü olduğu gibi,
"İnsanların Rabbi" buyurulması "Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan
Rabbinize kulluk edin ki, (Allah`ın azabından) korunasınız." (Bakara, 2/21)
hitabını hatırlatarak sonu başa bağlamıştır. Hatim indirmede başa dönülerek
"hâll-i mürtehil" yapılması da bu nükte ile uyumludur.

2- Ebu`s-Suud`un beyân ettiği üzere bunda "iâzeye şâyân bir istiâze minhâcına"
yani korumaya lâyık bir sığınış yoluna irşâd vardır. Çünkü Rabbine sığınanın,
fertlerinden bir fert bulunduğu insan cinsi içinde terbiyesi, köleliği, kulluğu
ile Rabbine intisab edişi ve tevessülü, rahmet ve acımanın artmasının
sebeplerindendir. Ve Allah Teâlâ`nın bunu böyle emir buyurması bu şekilde
korumaya kesin vaadde bulunduğuna delâlet eden kerem delillerindendir. Bir de
burada sığınılan şer, özellikle nizamlara düşmanlığı ile bilinen şeytanın
şerridir. Bundan korunmak için insanların ona karşı Allah`ın terbiyesi altında,
hükümranlığı içinde, kulluk safında dizilmelerini Kur`ân`la savunmaktır. "Benim
halis kullarım üzerinde senin saltanatın yoktur." (Hıcr, 15/42) yüksek sözünün
mânâsı üzere şeytanın nüfûz ve saldırısından korunacaklarına bir işaret de
vardır. Bir insan ferdinin böyle "İnsanların Rabbine, insanların hükümdarına,
insanların ilâhına sığınırım." diye mertebeden mertebeye en gelişmiş toplum
nizamı içinde sığınması, "Ey Rabbim, ey hükümdarım, ey ilâhım, beni terbiye edip
yetiştiren sen, benim bütün varlığımı veren ve bütün muradlarımı verecek olan,
kendisine en yüksek sevgi ve saygı ile ibadet ve kulluk etmek borcum ve en üstün
görevim bulunan mabudum, tanrım, tek sığınacağım, penahım sensin, ben ancak sana
sığınırım ve sığınıyorum." demek mânâsında olmakla beraber, öyle demekten daha
belâgatlıdır. Çünkü insanlık mertebelerinin en yüksek saffı bulunan ilâhîler
saffında, ehlullah (Allah ehli) cemaati içinde bir mevki alacak şekilde korunmak
üzere Rablığın en yüksek ve en küllî (genel) tecellisi demek olan ilâhlık hüküm
ve yardımına toptan sığınmak hem kudret ve rahmetin kapsamını itiraf ile hamd ve
senânın yüksekliği, hem de cimrilikten, kendini beğenmişlikten sakınarak
hemcinslerine erişmiş olan nimetleri kendine erişmiş sayacak kadar şükran hissi
ile hayırlı olmayı içermek itibarıyla elbette ferdî olarak sığınmaktan daha
belâğatlıdır. Onun için cemaatle olan ibâdet ve duânın fazileti daha yüksektir.
Beydâvî gibi bazı tefsirciler "İnsanların Rabbi" diye tahsis etmenin nüktesi,
burada sığınılan vesvese şerrinin insan ruhlarına mahsus bir şer olduğunu
söylemekle yetinmişlerse de yeterli değildir.

"Nâs" kelimesinin tekrar edilip de "Onların hükümdârı ve onların ilâhı" diye
zamir ile yetinilmemesinin sebebine gelince: Keşşâf sahibi bunun beyan atfı
olmasının gereğine yorarak demiştir ki: "Çünkü beyan atfı, beyan içindir. Şu
halde gizleme (zamir getirme) değil, açık isim getirme yeri olmuştur." Razî
bununla beraber bir de, şöyle der: "Bu tekrar, insanların şerefini artırmayı
gerektirir. Çünkü Allah Teâlâ kendisini insanların Rabbi, insanların Meliki,
insanların ilâhı olmasıyla tanıtıyor demektir. Eğer insanlar yaratılmışların en
şereflisi olmasaydı, elbette kitabının bitiminde kendisini insanların Rabbi,
Meliki ve İlâhı diye tarif etmez, kitabını bu tarif ile bitirmezdi."

Bu açıklamaya göre (en-Nâs), üçünde de aynı mânâda olarak sırf beyan ve takrir
ile insanlığın şerefini artırmak için tekrar olunmuştur, demek olur ki,
Ebu`s-Suud da bunu tercih etmiştir. Alûsî de: "Bir şeyin marife (belirli) olarak
tekrar edilmesi halinde ikinci, evvelin aynı olması" çoğunluk kâidesinden dolayı
bunu tercih etmiş ise de, fâsılanın fâsılasız olarak aynen tekrarı hilâfı
(tersi) açık olma ve beyân atfı da nâsa değil, Rabb`e ait bulunmak hasebiyle her
birinde muzafun ileyhin muzafa (tamlayanın tamlanana) göre başkaca bir mânâ
beyan etmiş olması daha doğru ve daha faydalıdır. Anılan kaidenin çoğunluğu da
tersine karine (ip ucu) bulunmamakla kayıtlı olduğu malumdur. Onun için bunu
daha çok uzatanlar burada tekrar olmayıp, bu nüktelerden başka bir de insan
nefislerinin derecelerine ve yükselmedeki mertebelerine bir tenbih dahi olduğunu
söylemişlerdir.

İbnü Sina ve bazı ârifler demişlerdir ki: Zira insan nefsi asıl fıtratında
Allah`ı bilmek ve Allah`ı sevmekle süslenmeye kâbiliyetlidir, fakat ilk önceleri
bu bilgilerden boş olur. Nitekim "Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı
zaman hiçbir şey bilmiyordunuz." (Nahl, 16/78) buyurulmuştur. Buna maddî akıl
(akl-ı heyûlâî) mertebesi denilir. Sonra ikinci mertebede onda evveliyyât
(başlangıçlar) ve bedîhiyyat (apaçık şeyler) denilen ilk ilimler hâsıl olur ki,
bunlarla fikrî mechulleri arayıp bilmeye ulaşılır. Buna, akıl bi`l-meleke
(meleke ile akıl) mertebesi denilir. Sonra da işin sonunda o fikrî meçhuller
kuvveden fiile (his hâlinden, iş hâline) çıkarılır ki, buna da akıl bi`l-fiil
(fiil ile akıl) mertebesi denilir. İşte "İnsanların Rabbine sığınırım, de!",
insanî nefis mertebelerinden ilk mertebeye işârettir ki, bu onun gerek bedihî
(apaçık) ve gerek kesbî (çalışmakla elde edilen) bütün ilimlerden uzak bulunduğu
hâlidir. Nefis bu mertebede, onu terbiye edecek ve o apaçık bilgilerle
süsleyecek terbiyeciye muhtaçtır. Sonra o apaçık bilgilerin meydana geldiği
ikinci mertebede onlardan fikrî ilimlere geçme melekesi meydana gelir ki
"İnsanların hükümdarı" bu mertebeye işaret eder. Sonra da üçüncü mertebede fikrî
ilimlerin düşünce ve tasarıdan, fiile çıkmasıyla nefsin tam kemâli hâsıl olur ki
"İnsanların ilâhı" da bu mertebeye işaret eder. Demek ki burada "nâs"
kelimesinin üç defa zikri, aynı mânâda tekrar olmayıp, her birinde insana ait
nefsin bir mertebesine işaret olunarak Hak Sübhânehu ve Teâlâ kendisini
insanlığın her mertebesinde tecelli eden hüküm ve tasarrufuna göre birer isim
ile isim vererek tanıtmıştır.

Razî, Felâk Sûresi`nde bunu nakletmekle beraber, burada bu farkı şöyle özetler:
"Evvela Rabb`i zikr ile başlamıştır. O, tedbir ve ıslah ile tasarruf edendir. Bu
ise Hak Teâlâ`nın insana olan ilk nimetlerindendir. Ta onu terbiye ederek,
yetiştirip ona akıl verinceye kadar ki, o zaman insan kendisinin kul ve Rabbinin
melik olduğuna delili anlar. Onun için ikincide "melik" zikredilmiştir. Sonra da
ona ibadet gerek ve üzerine vacip olduğunu ve mabûdunun o ibadete layık
bulunduğunu anlayınca onun ilâh olduğunu tanır. Bir de kulun Rabbinden ilk
tanıdığı, O`nun, katındaki açık ve gizli nimetlerden ihsan eden lütuf sahibi
olmasıdır. Bu Rabdır, sonra onun bu sıfatlarına bilgiden, celâletini ve halka
muhtaç olmadığını marifete intikâl eder, o zaman onun hükümdar olduğunu bilir.
Çünkü hükümdar, başkası kendisine muhtaç, kendisi başkasından zengin olandır.
Sonra kul O`nu böyle tanıyınca O`nun yükseklik ve yücelikte vasfedenlerin vasfı
üzerinde bulunduğunu ve O`nun yükseklik ve azametinde akılların şaşkın ve
hayrette kaldığını anlar. Ve o zaman O`nu tapılacak tek ilâh olarak tanır."

Beydâvî de bunu şöyle ifade etmiştir: Bu yüksek nazımda o Rabb`in sığınmaya
layık, sığındırmaya kâdir ve O`na karşı koymanın mümkün olmadığına delâlet
etmekle beraber, yaratıcısını tanımak için yönelen düşünce ehlinin mertebelerine
de işaret vardır. Çünkü o, ilk bakışta kendi üzerinde gördüğü açık ve gizli
nimetlerden, kendisinin bir Rabbi olduğunu bilir. Sonra bakışta derinleşir,
nihayet gerçekleşir ki, o Hak Teâlâ he rşeyden zengin ve her şeyin zatı O`nun ve
emrinin masrafları O`ndandır, O hak hükümdardır. Sonra bununla istidlâl eder ki,
ibadete layık olan ancak O`dur, başka yoktur. Bir de bunda sıfatın ihtilafını,
zatın ihtilâfı yerine indirmekle alışılmış istiâze vecihlerinin hepsi toplanmış
olur. Yani âdet, mühim bir belaya duçâr olan kimse işini önce ana-babası gibi
ulusuna ve terbiyecisine sunar, onların defetmeye güçleri yetmezse hükümdarına,
sultanına çıkarır. O da derdini gideremezse onu hükümdarların hükümdarı ve her
şikayet ve sığınmanın son mercii olan Hak Teâlâ`ya şikayet eder. Bu âdet üzere
burada Allah`a hem Rablık sıfatıyla, hem meliklik sıfatıyla, hem ilâhlık
sıfatıyla sığınmak vecihleri toplanmıştır ki, bunda sığınılan âfetin büyüklüğüne
de işâret vardır."

Bazıları tekrar olmadığını anlatmak için daha sade olarak şöyle demişlerdir: İlk
"nâs", cenin ve çocuklar gibi terbiyeye muhtaç olanlar; ikincisi siyasete muhtaç
olan gençler ve orta yaşlılar; üçüncüsü sırf Allah`a yönelmiş olan ibâdet
ediciler ve yetkinlerdir.

Görülüyor ki üç "nâs" arasında bu gösterilen farkların hepsi de mühim ve dikkate
şâyândır. Bazısı daha felsefî, bazısı daha edebî, bazısı da sade olmakla beraber
hepsi de birbirine yakındır. Dil nokta-i nazarından bunların karinesi (ip ucu)
de muzaf olan Rab, Melik ve İlâh isimlerinin mefhum ve ilişiği olanlardaki umum
ve husus farkıdır. Rab ismi terbiyeden olduğu, terbiye hakkı da sahip olmaya
dayandığı için akıl sahibi olanları da olmayanları da ilgilendirdiği için daha
geneldir. Bu karine (ipucu) ile "insanların Rabbi"nde "`nâs"ın akıllı, akılsız
bütün insan cinsini içine alması gerekir. "Melik" ismi ise "mîm"in ötresiyle
mülk veya melekûttan olduğu, bu da "mîm"in esresiyle "milk"ten daha özel olarak
akıllıların tümü üzerinde siyâset ile tedbir ve işlerin idaresi mânâsından
geldiği, "melekût" da bunun mübalâğası bulunduğu için "melik", "rab"dan daha
özeldir. Nitekim Ragıb der ki: "Mim"in ötresiyle mülk, toplum üzerinde emir ve
yasak ile tasarruftur ve akıllılar üzerinde siyasete tahsis edilmiştir. Onun
için "İnsanların hükümdarı" denilir de, "Varlıkların hükümdarı" denilmez. Şu
halde "melik`in-nâs"daki "nâs" bütün insan cinsi içinden aklı eren insanlar
olması lazım gelir. En derin sevgi, en yüksek hürmet ile ibadete lâyık olmayı
ifade eden ilâhlık, hak tanrılık ise en mükemmel sıfat olduğundan bunun muzaf
olduğu üçüncü "nâs"ın da akıl ve vicdan, iman ve iz`an, ahlâk ve irfan, insaf
fikri, güzel amel gibi insanlık melekelerinde az çok bir kemâl, bir erginlik,
bir yetkinlik bulunan insanlar olması akla gelir.

Şu halde birinci "nâs"ın, rablık hükmünce hepsinden daha genel olarak henüz ilk
terbiyeye muhtaç ve aklî melekesi oluşmamış cenin ve çocuklar gibiler de dahil
olmak üzere "istiğrak lâmı" ile bütün insan cinsini içine almış olması açıktır.
Yani terbiye edilip yetiştirilmiş, büyütülmüş insanlar da hariç olmaz. Çünkü
meliklik ve ilâhlık hükmünü de içine alan Rablık hükmü onlarda fiilen sabittir.
Gerek başlangıcında, gerek sonunda hiç bir insan ondan âzade ve ihtiyaçsız
değildir. Şu kadar ki bunda ilk mertebe de dahil bulunduğundan yükselme
mertebelerindeki farkı ortaya çıkarmak isteyenler, bilhassa onu anlatmayı mühim
görmüşlerdir. Maksadları ilkel insanlara tahsis değildir. Gerçi "nâs" deyiminin
bazan âdi insanlar mânâsına hakaret etmek için kullanıldığı da biliniyor ise de,
bu mânâ "nâs" mânâsındaki genellikten doğmuş olduğu gibi Rab isminin izafeti de
bir şeref ifade ettiğinden dolayı burada hakaret etme kastına zıt olacağından,
bunun gereği olan genellemeyi özelleştirmeye karine (ipucu) yoktur. "Lâm"ın
istiğraka yorulması lazım gelir. Yoksa Rablığı, meliklik ve ilâhlık ile beyâna
vecih kalmaz, arada zıtlık olurdu. Hatta tekrarı tercih edenler bundan dolayı
tercih etmişlerdir. Ancak atf-ı beyânda asıl maksad mânâyı beyan etmek değil,
tasdik olunanı ve müsemmâ (isimlenen)yı beyândır. Ebu Hafs Ömer, denildiği
zaman, Ebu Hafs ile Ömer arasında beyân, mefhumu değil, müsemmâ (isimlenen)yı
beyandır. Ve onun için Ebu Hayyan beyan atfında meşhur olan, sıfat ile değil,
camid isimle olmaktır, diye Keşşâf`a ilişmiştir. Âlûsî de buradakilerin camid
isim hükmünde olduğu beyâniyle ona cevap vermiştir ki, maksadı isimleri burada
vasıflık durumundan dolayı değil, Allah`ın isimlerinden olmak üzere sırf isim
yerinde olarak beyân atfı olduklarını söylemek olacaktır. O halde ikinci "nâs",
birincinin büsbütün aynı olması gerekmeyeceği gibi, büsbütün başka olması da
gerekmez. Şu kadar ki burada kastedilen mânâya geçmek için vasıflık mânâsıyla
izafetin beyanda âleti düşünmek gibi tasavvuruna ihtiyaç bulunduğu da inkâr
edilemez. Şu halde maksad "nâs"ı beyân değil, Rab mefhumunu da beyân değil,
Rabbin zatını daha özel olan sıfat veya isimleriyle beyân olduğundan dolayı her
birinde "nâs"ın ona göre düşünülmesi daha açık olur. Bu şekilde ikinci "nâs"da
"lâm"ı ahd ile örfî istiğraka yormaya bir karine (ipucu) bulunmuş olacağından
bu, birinciden daha özel olarak terbiye olunan insanlar içinden yetişmeye, aklî
melekeleri ve insanî güçleri gelişmeye başlamış, her birinde isteyerek gayret ve
çalışma yetkisi meydana gelmiş, bundan dolayı hayır nizamını bozacak şekilde
birbirleriyle çekişme ve toplanma yeteneği yüz göstermiş olup da
yaratılışlarının hikmeti olan menfaatleri hak ve adalet dairesinde telif ve
çekişmeleri ortadan kaldırarak ve her biri ehliyet ve yeteneğine göre gayret
göstermekle sorumlu tutularak toplum halinde yardımlaşmak üzere yaşayabilmeleri
için siyâsete ve "bilfiil akıl" denilen fikir ve idrâk ile sevk ve idâre,
muhafaza ve korumaya muhtaç bütün akıllı, ergin insanlar toplumu olmak lazım
gelir ki, küçük büyük, gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün insan cinsi üzerinde
Rablığı geçerli olan tek Rab ve böyle bütün akıllı ergin insanlar üzerinde
mülkü, melekûtu hakim ve dâim tek hükümdar şüphesiz ki ne insanlar içinden, ne
de yaratıklardan birisi olması mümkün olmaz. Bu, en yüksek, en gelişmiş
insanların ibadet ve ubûdiyet ile kulluğu kendilerine en mukaddes görev
bildikleri, muhabbet ve rızasını en yüksek maksat edindikleri ve bu şevk ile
onun sevgili kul ve esirleri safında dizilmeyi canlarına minnet saydıkları tek
mabûd, o, gönülleri doyulmaz ebedî vuslat aşkıyla titreten, güzellik edenlerde
daha yüksek güzellik neşesini uyandırarak her an kendisine doğru sıdk ve
mücahede ile yaklaşma aşkını heyecanlandıran, her temiz sevgide bir güzellik
ânı; nefesleri tıkayan, yürekleri çatlatan, akılları dehşete düşüren ve
sersemleştiren her acı korkuda bir celâl cilvesi gösteren ilâhlık saltanatı
şeriksiz olarak kendisine mahsus bulunan Hak Teâlâ olabilir. Ve onun için
"İnsanların ilâhı" diye beyan buyurulmuştur. O halde bu üçüncü "nâs" akıllı
insanlar içinden peygamberler, sıddîklar, şehidler, salihler ve Allah`ın
birliğine iman edip de onlara uyan ve onlara arkadaş olmak, onlarla haşrolunmak
isteyen hâlis mümin erkek ve kadınlar, müslüman erkek ve kadınlar gibi kâmil
insanlar, yani Fâtiha Sûresi`nde "Kendilerine nimet verdiğin, gazab edilmemiş ve
sapmamışların yoluna." (Fâtiha, 1/6-7) ve Bakara Sûresi`nin başında "Ahirete
kesinlikle iman ederler. İşte onlar,Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve
umduklarına erenler işte onlardır." (Bakara, 2/4-5) buyurulan insanlar olması
gerekir. Hakikaten sığındırılıp korunmaları vaad olunanlar da bunlardır. Bununla
beraber insanların Rablık, mülk, ilâhlık hükümleri altında birer âyette üç tavır
ile tekrar etmesi "Allah`ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz, sizi o
diriltti, yine öldürecek, yine diriltecek, sonra O`na döndürüleceksiniz."
(Bakara, 2/28), "De ki: Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor. Sonra sizi,
kıyamet gününe topla(yıp getir)ecektir ki, onda şüphe yoktur. Fakat insanların
çoğu bilmezler." (Câsiye, 45/26) gibi âyetlerde hatırlatılan yaşatma ve öldürme
mertebeleri ile âhiret günü tavırlarını da hatırlatmaktan hâli değildir. Bu
bakımdan şöyle demek olur: İnsanlar ölüler iken, yani hayatsız yer, cansız
madde, ölü toprak iken onları, Rablık hükmüyle hayat verip insan yapan nâsın
Rabb`ine, sonra o hayattaki insanları Melik`lik hükmüyle idare ederken siyaset
edip öldüren insanların hükümdarına, sonra da o öldürdüğü insanları ilâhlık
hükmüyle ebedî ahiret hayatıyla yeniden diriltip toplayarak cezalarını vermek
üzere ilâhî huzuruna döndürecek olan, yani kudreti bu kadar büyük ve akıllıların
hayırlısı olan insanların ilâhına sığınırım de. Ona böyle sığınmak ise, sonunda
muhakkak olan zoraki döndürmeden önce her emrine hazır olmak üzere isteğe bağlı
dönüş demek olan tevbe ve hak yola dönüş ile "Kul(um) bana nafile (ibadet)ler
ile yaklaşmaya devam eder. Ta ki ben onun kulağı, gözü ve kalbi oluncaya kadar."
kudsî hadisi gereğince yaklaşarak "Allah`da bâkî olmak"ta karar azmi olmuş olur
ki, bu da "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz." (Fâtiha, 1/5)
anlaşmasının fiilî sonucu demek olan kurtuluş ve büyük zaferdir. Ne mutlu buna
eren kullara!

Şimdi görülüyor ki, önceki sûrede sığınılan "müsteâzünbih" (kendisine sığınılan)
ancak bir sıfat ile zikrolunmuştu, "Felâkın Rabbi." Halbuki istiâze olunan
(sığınılan) âfet, "mâhalâk" (yarattığın)ın şerri üç çeşit âfet sayılmıştı:
Ğâsık, neffâsat, hâsid. Bu sûrede ise sığınılan "Rabbi`n-nâs, meliki`n-nâs,
ilâhi`n-nâs" üç sıfatla zikrolunuyor, kendisinden sığınılan ise bir şerdir.
Demek ki bu şer, bu âfet önceki âfetlerin hepsinden büyük, hepsinden
tehlikelidir. Ve bundan korunmayı insan hayatının bütün safhalarında ve
özellikle son deminde en özel maksad olarak bilmek lazım gelir. Demek ki
sığınmak için senâ (övme) dahi istenilen matlûbun kadrine göre olması icap eder.
İnsana dışından gelen âfâkî (nesnel, objektif) şerler ne kadar büyük zarar ve
fenalık olursa olsun, ona ne kadar acı, elem ve ıztırap verirse versin onda
insanın kendi düşüncesinden, inancından, iradesinden, kazanmasından bir sebep
olma bulunmadıkça, o şey onun hakikatına nüfuz etmez, ruhunu kirletmez, Allah
katında sorumlu kılmaz, hakikatte onun hesabına bir şer sayılmaz. Bilakis o
yüzden elem ve zahmet çektiği için ecir ve sevap bile alır. Çünkü o, onun
yaptığı bir şey değildir. Onun sorumluluğu yapana aittir. Halbuki insanın
kendinden gelen veya az çok meyil ve irâdesine yaklaştırılarak kendine
yaptırtılan şer, kendi şerridir. O, ondan sorumludur, ruhunu kirletmiş, kendi
kendine düşmanlık etmiş olur. İnsan nefsinin en büyük âfeti işte böyle kendi
içinden gelen fenalık, içindeki bozukluk, imânsızlık, iradesizlik, himmetsizlik,
yanlış anlayış, yanlış düşünüş, fena temayül, aldanış, basiretsizlik,
kararsızlık, hâsılı bir kelime ile şüphecilik, vesveseciliktir.

"Mecruhu sanma cerh-i mücerreddir öldüren,

Âfât-ı bâtıniyyedir aslı musîbetin"

"Yaralıyı, yalnız yaranın öldürdüğünü sanma.

Musîbetin aslı, bâtınî âfetlerdir."

4. Onun için Kur`an`ın başında şüpheyi bertaraf etmekle, imân ve âhireti bilmek
korunmanın, kurtuluşun ilk şartı olarak tesbit edildiği gibi, sonunda da her
şerre sürükleyen sinsî vesvesenin şerrinden sığınma emrolunarak buyuruluyor ki:
ye müteallıktır. O hannâs vesvesecinin şerrinden, yani geri geri çekilip sinen,
sinip sinip aldatmak, Hak yolundan geriletip fenalığa sürüklemek için döne döne
vesvese vermek âdeti olan o dönek, o sinsi, o geriletici vesvese kaynağının
şerrinden sığınırım.

Esasen vesvese mânâsına masdar ismi veya muzaaf rubâînin masdarı bu vezinde de
geldiğine göre masdar olmakla beraber çok vesveseci, müvesvis mânâsına mübalağa
için sıfat ve isim olarak kullanılmıştır ki, aynı vesvese kesilmiş vesvese
kaynağı demek gibidir. "Lâm" ile "el-vesvâs", şeytanın bir ismi olmuştur. Çünkü
Keşşâf`ın dediği gibi bütün meşgûliyeti, sanatı ve daima üzerine düştüğü hep
vesvese ve azdırmadır. Öyle vesvese vermekle bilinen odur. Bahru`l-Muhit`de Ebu
Hayyan der ki: "el-Vesvâs, şeytanın ismi demişlerdir, bununla beraber vesvas
şehvetlerin fısıldadığı vesveseye de denilir ki yasaklanmış olan nefsin
arzularıdır."

Vesvese nedir? Keşşâf`ın ve Ragıb`ın da söyledikleri vechile vesvese esasen fis,
hiş demek, yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya
denilir. Zinet eşyası hışıltısına "vesvâsü`l-huliy" denilmesi bundandır.
Kamus`un kaydettiği vechile avcının ve köpeklerin yavaşça seslerine vesvese ve
vesvâs denilmesi de bundandır. Bundan hâtırâ-i redîeye, yani nefsin veya
şeytanın kalbe koyduğu hayırsız, faydasız, alçak hatıra ve dağdağaya vesvese
denilmek meşhur olmuştur, dilimizde bilinen de budur. "Nefsinin ona ne
fısıldadığını biliriz." (Kâf, 50/16) âyeti nefsin vesvesesi hakkında, "Şeytan
ona (Âdem`e) fısıldadı." (Tâhâ, 20/120) âyeti de şeytanın vesvesesi hakkındadır.


a gelince: "Hunûs"tan mübalâğalı ism-i fâil veya o vezinde ism-i mensub olarak
vesvâsın sıfatıdır. Çok hunûs edici, hunûs âdeti olan demektir. Küvvirat
Sûresi`nde "Gündüzleri kaybolup geceleri ortaya çıkan bütün yıldızlara."
(Küvvirat, 81/15-16) âyetinde de geçmiş olan hunûs, lugatta lazım (geçişsiz)
fiil olarak teahhur ve rücû yani gerilemek ve geri dönmek, sıkılıp büzülmek,
sinip kaybolmak ve görünmez olmak mânâlarıyla ilgili olduğu gibi, müteaddî
(geçişli) fiil olarak geriletmek, munkabız etmek, sindirip kaybetmek mânâlarına
gelir. Tefsirciler çoğunlukla lâzım fiilden geç kalma ve inkıbaz ile sinmek
mânâsını esas tutarak tefsir etmişlerdir ki, bundan "hannâs" geri çekilerek veya
büzülüp sinerek fırsat bulunca dönmek âdeti olan demek oluyor. Onun için biz
bunu sinsi diye tercüme etmeyi uygun bulduk. Keşşâf`ta: "Hunûsa mensup, âdeti
hunûs yani geri kalmak olandır. Çünkü Sâid b. Cübeyr`den rivayet olunmuştur ki,
insan Rabbini zikrettiği zaman şeytan hunûs eder, geri kaçar, gaflet edince de
döner vesveseye başlar." der. Ragıb da der ki: "Hannâs, hunûs eden, yani Allah
anıldığı zaman geri kalan şeytandır." Bunlara göre "Vesvâs-i hannâs" şeytan
demek olmuş oluyor ki, tefsircilerin çoğu da bunu söylemişlerdir. Sûrenin
sonunda bu şeytan

6. "cinlerden ve insanlardan" diye genelleştirilerek beyân olunacağına göre bu
da yeterlidir. Bununla beraber Ebu Hayyan bunun nefse de şümûlünü ve tam
sinsilik mânâsını göstererek Bahir`de demiştir ki: "el-Hannâs, "İzi üzere geri
dönen, zaman zaman gizlenendir." Ve bu vasıf, şeytanda yerleşmiştir. Kul Allah
Teâlâ`yı zikrettiği zaman şeytan geriler, çekinir. Şehvetlere gelince: Bu da
imân ile ve meleğin ilhamiyle, hayâ ile siner, çekinir. Şu halde bu iki mânâ
"vesvas"ta mevcuttur, da "Şeytanlardan ve insanların nefislerinden" demek olur.
Yahut vesvâs ile murad, şeytan ve kötü yakınlardan yaldızcı, kışkırtan, da o
"vesvâs"ı beyan olur. "Hunûs" müteaddi (geçişli) olabileceğine göre de "hannâs",
geriletici veya sindirici demek olur. Şeytan ve şehvetler hakkında bu da
doğrudur. Çünkü bunlar vesveseleriyle insanı geriletir, insanlık rûhunu hak
yolunda ilerlemekten alıkoyar. Akıl ve fikrini çelerek sabır ve metanetini, azim
ve irâdesini kırarak imân ve şeksiz ilimden, güzel ameller için mücahededen
çekindirir, sırf hayvanî, fanî zevklere ve yanlış yollarla türlü hilelere,
aldatışlara sevkederek geriletir, aşağılatarak ve soysuzlaştırarak fânî hayatta
çürütüp bitirmek ister. Allah anıldıkça, hak korkusu göründükçe geriler, siner,
fırsat buldukça döner, yüz buldukça şımarır, musallat oldukça olur, musallat
olduğunu da düğümlere üfleye üfleye vehimler ve hayâller içinde sindire sindire
alçaltır ve adı kötüye çıkmış eder bırakır. Bu mânâ itibarıyla da yine sinsi
diye tercemesi uygun olur.

İbnü Sinâ demiş ki: Vesvâs, vesvese veren düşüncedir. Bu da hayvansal nefsi
kullanmaya geçişi, sonra da hareketi aksine oluşu cihetiyle hayâl gücüdür. Zira
nefsin asıl vechesi ayırıcı prensipleredir. Hayal edici güç onu madde ve
ilişkileriyle meşgul olmaya doğru tuttuğu zaman o güç, hunûs etmiş, yani tersine
hareket etmiş olur. Bazıları da demiştir ki, kuruntu gücüdür. Çünkü o
başlangıçlarda akla uygun gelir. Fakat iş sonuca gelince çekinir, vesvese
vermeye, şüpheye düşürmeye başlar.

Âlûsî`nin bunlara karşı, "Allah`ın kelâmını böyle tefsir etmek vesvâs-i hannâsın
şerrinden olduğu gizli değildir." demesi de yerinde olmamıştır. Zira kuruntu ve
hayâl atılınca vesvesenin yeri kalmaz. Allah`ın kelâmını, yarattığı tabiata
bakarak, âfakî (nesnel) ve enfüsî (öznel) alâmetlerini düşünüp ve inceleyerek
anlamaya çalışmak şeytanın vesvesesi değil, Kur`ân`ın bakma (nazar) ve tefekkür
emirlerinin gereği olduğunun da unutulmaması gerekir. Nitekim Beydâvî de vesvese
vereni vehim kuvveti gibi diyerek izah etmiştir. Bunu bir temsil değil, sadece
düşündürmeye yorup da vehmin ve hayâl vesveselerinin şerrini istiâze
(sığınma)den hariç bırakmak şeytanın en çok kullanmak istediği aracılarını ihmâl
etmek demektir.

"Vesvâs"ın vesvese veren kuvvet demek olduğunda ve vesvesenin hayâl etmek ve
kuruntu ile ilgili bulunduğunda vesveseye düşülmeye sebep yoktur. Ancak bunu
tahsise kalkışmayıp da şu ilâhî beyanın umûm ve şümûlü üzere anlamak elbette
daha doğrudur. Zira "Vesvâsü`l-hannâs" nedir, diye tereddüde düşülmemek için
şöyle beyan ve açıklama buyurulmuştur: O ki insanların sînelerinde vesvese verip
durur. Yani insanların içlerinde: gerek ferd olarak içlerinde, gönüllerinde ve
gerek toplum olarak içlerinde, aralarında, yahut Allah`ı unutanların göğüsleri,
bağırları içinde iç ve dış duyularından hatırlarına, gönüllerine türlü vesvese
sokar, sezilir sezilmez fiskos eder gibi yavaşçadan gıcıklayarak kötü telkinler
yapar, kötü kötü eğilimler, alçak alçak hisler uyandırır. Bu şekilde akıl ve
fikirlerini çeler, türlü fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık
gayesine ermekten alıkor, nihayet din ve imandan çıkarır, ebedi helake sürükler.
O vesvâsi`l-hannâs işte böyle her şerrin başı olan vesveseyi gafil insanların
sînelerinde fısıldayıp duran sinsi etken her ne ise odur.

İbnü Sinâ der ki: "Nefsin birinci bineği sînelerdir. Zira insana ait nefsin ilk
ilgilendiği kalbdir. Onun aracılığı ile diğer uzuvlara yayılır, onun için
vesvesenin etkisi ilk önce sînelerde olur."

Tefsirciler diyorlar ki, burada mevsûlünün i`rabında üç vecih caizdir:
Birincisi, sıfat olarak mahallen mecrûr olmaktır ki, vesvâsın tefsir edici
sıfatı (sıfat-ı müfessiresi) demektir. İkincisi, onu tefsir için isti`nâf
cümlesi olmak üzere takdirinde haber olarak merfû olmaktır. Üçüncüsü, zem üzere
mansup olmaktır. Bu iki veche göre "el-Hannâs"da vakıf yapmak, vakf-ı hasen
olur. Birincisine göre ise Kevâşî tefsirinde, "vakıf caiz olmaz" demiş. Fakat
Taybî buna: "Vakfın caiz olmamasında şüphe (nazar) vardır, çünkü fâsıla vardır
(âyet sonudur)." diye ilişmiş. Keşf`te de demiştir ki, sıfat olunca hüsün (güzel
olma), müsellem değildir. Meğer Allahümme vakf-ı hasen bir özel fâsılada bu
gibisine de şamil olması hakkında bir veche göre olsun. Zira Kur`ân`ın her
fâsılası güzeldir, her âyetinde vakıf yapmanın da güzel olması lâzım gelir.
Âyetlerde vakıf, Rasulullah`ın sünnetidir, diye de bir rivayet vardır. Bu
"en-Nâs"dan murad, Allah`ı zikirden gaflet edenler, yani gaflet halinde olan
insanlar olması açıktır. Onun için bunun "nâsî" yani unutan mânâsına olmasını da
caiz görmüşlerdir.

Cinlerden ve insanlardan. Yani o vesvese veren gerek gizli cin taifesinden,
cinnîlerden olsun ve gerek malum insanlardan, insîler kısmından olsun o
vesvasi`l-hannâs ikisini de kapsamına alır. İkinci bir mânâ ile: Cinden de
vesvese verir, insanlardan da vesvese verir. Yani cinlerden, tabiat ötesi gizli
yaratıklardan bahsederek onlara ilişik ettirerek o cihetten de vesvese verir.
İnsanlardan bahsederek, onlara ilişik ettirerek o yönden de vesvese verir. İbnü
Sinâ`nın anlayışına göre cin istitar (gizlenme, örtünme)den, ins istinâstandır,
gizli işler gizli hisler, yeniden başlanılan işler açık hislerdir. Vesvese
veren, kalbe vesveseyi bunlardan verir. Üçüncü bir mânâ ile gerek cinden olan ve
gerek insten olan insanların sadır (sîne)ları içinde vesvese verir, bu şekilde
cinni de azıtır, insanı da azıtır. Dödüncü bir mânâ ile de, yani gizli, açık cin
ve insanın şerrinden.

Bu mânâların vechi: Buradaki in mânâsı ve ilişkisidir. Bunda tefsirciler üç,
dört vecih zikretmişlerdir:

Birincisi: "Min" beyâniyye olarak yü beyân olmasıdır ki, dolayısıyla "vesvâs"ın
cinslerini beyan olur. Yani o vesvese veren vesveseci şeytan iki türlüdür: Biri
fizik ötesi sahada gizli takımdan, cinnîler soyundan, biri de normal düzeyde
açık ilgi kurulan, bilinen insanlar soyundandır. Bu mânâ En`âm Sûresi`nde
geçtiği üzere "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman
yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar."
(En`âm, 6/112) âyeti mânâsına uygun olarak vesvâs (vesveseci)ın insan ve cin
şeytanlarından daha genel olduğunu ve hepsinin şerrinden Allah`a sığınmak
lüzûmunu beyân olur, en açık mânâ da budur. Ebu Zer (r.a.)`den rivayet
edilmiştir ki, bir adama: "Sen, insan şeytanından Allah`a sığındın mı?"
demiştir.

İkincisi: in ibtidâiyye olarak ye taallûk etmesidir ki, vesvese vereni değil,
verdiği vesvesenin başlangıcını, ilgilenme yönünü göstermiş olur. Kâh cinlerden
vesveselendirir, kâh insanlardan vesveselendirir, demek olur. Bu, yoruma göre
cin, en genel mânâsıyla melekleri de kapsamına almış olabilir. Gerçi melek, şer
değil ve vesvese vermezse de vesveseciler onlardan da bahsederek vesvese ve
aldatmacada bulunabilirler.

Üçüncüsü: deki "nâs"ı beyân olmasıdır ki, Ferrâ ve daha bir takım kimseler buna
kâni olmuşlar ve demişlerdi: "Nâs, cinne de denir. Nitekim Cin Sûresi`nde
"Cinlerden bir topluluk." (Cin, 72/1) ve "Cinlerden erkekler." (Cin, 72/6)
denildiği gibi Kelbî`den nakledildiği üzere "Cinlerden insanlar" dahi denilir.
Bu şekilde o vesveseci, cinden olan "nâs"a da, insten olan "nâs"a da vesvese
verir demek olur.

Keşşâf sahibi der ki: "Ben, bunu doğru bulmam. Çünkü cinne cin denmesi
kapalılıklarından, gizliliklerinden dolayıdır. "Nâs" (insanlar)a nâs denilmesi
de, beşer denilmesi gibi, ortada oluşlarından dolayıdır ki, ibsâr (görmek)
mânâsına olan înâstan alınmıştır. "Nâs" deyiminin ikisine de söylendiği vâki,
sahih ve sâbit olsa bile, Kur`ân`ın fesâhatine ve yapmacıktan uzak olmasına
uygun olmaz. Bu mânâyı anlamak için ile "en-Nâsî" (unutan) kastedilmesi daha
iyidir ki, "O çağırıcının çağırdığı gün." (Kamer, 54/6) gibi "İnsanların akın
akın döndüğü yerden." (Bakara, 2/199) âyetinde kesrile okunduğu gibi olur. Sonra
da bu nâsî, cin ve ins ile beyan edilir. Çünkü insanlar ve cinler, Allah
Teâlâ`nın hakkını unutmakla vasıflanmış iki türdürler." Fakat bu da zahirin
zıddı olmakla beraber, bu şekilde "sadr"ın çoğulu olan sudûrun tekil olan nâsîye
izafeti de zevke pek uygun gelmez. Bu veche kâni olanların asıl maksadı burada
ins ve insîyi mutlak insandan daha özel olarak ona karşıt olan cinni de mutlak
insan cinsi ve mâhiyeti içerisinde düşünmek gerekir. Çünkü ins, mutlak insan
mânâsına geldiği gibi, insanın ilişki kurduğu dostu, yâri ve devamlı beraber
olduğu ahbâbı mânâsına da gelir. Buna karşılık olan da tanımadığı yabancısı,
bilmediği demek olur. Yine bu mânâya yakındır ki, insanın nefsi ve vücudu
tarafına gelene insî, öte tarafına vahşi tabir olunur. Mesela elin iç yüzü ve
ayağın üstü insî, elin dış tarafı ve ayağın tabanı vahşidir ve Anatomide bu mânâ
meşhurdur. Aynı şekilde cin, gece karanlığı ve örtünme mânâsından olarak
duygulardan gizli olan şeylere ve bütün ruhânîlere ve ruhanîlerden özellikle bir
kısmına derecelerine göre söylendiği gibi (En`am Sûresi, 6/128. âyetinde
geçmişti oraya bkz.), insanların toplandığı çok ve kalabalık toplumun en çok ve
gür yerine de, iç kısmını örttüğü için denildiği lügatta malûmdur. Şu halde da
"nâs", bilinen ve bilinmeyen bütün insanlar, daki "nâs" da daha özel mânâsıyle
insînin çoğulu enâsî, hafifletilmiş (muhaffef)i nâs, yani alışılmış insanlar
demek olur. Cinne de bunun karşılığı yabancı, gizli, tanınmadık, meçhul
insanlar, demek gibi olarak ikisi bütün insanları beyan etmiş olur. Vesvâs
(vesveseci) da, bütün insanlar cinsine vesvese veren, maddî manevî, uzak, yakın
her ne ise o demek olur. Bu mânâ da haddi zatında önemlidir ve lâfzın ihtimalli
durumlarından da olabilir. Ancak bunda cinnin mânâsını tahsis ile beraber, daha
çok açıklamaya ihtiyaç duyulan "vesvâs"ı bırakıp da açık olan "nâs"ı beyâna
geçmek vardır ki uygun değildir. Onun için bu üçüncü vecih, mânâ itibarıyla
doğru olsa bile, âyet metinden anlaşılması itibarıyla pek zayıf ve pek
dolambaçlı olduğu için ta`kıd (sözü anlaşılmaz hale sokmak)den uzak değildir.
Bununla tefsir, Kur`ân`ın fesâhatına uygun olmaz. Yalnız cin ve insin hâs (özel)
bir mânâsını da anlatmak için zikrolunmuştur.

Dördüncü bir vecih de vesvâsı beyân veya harfi cerin tekrarı ve muzaf takdiriyle
"Cinlerin ve insanların şerrinden" mânâsında bedel olmaktır ki, bunun da sonucu
birinci vecih gibi olur. Bütün bu vecihler içinde en açığı birinci vecihtir. Bu
suretle "cinn" duyguların gerisinde olan tabiat ötesi sahayı, (nâs) da tabiî
sahayı beyan demektir. Vesvese mutlaka bunların birinden veya her ikisinden
gelir.

İşte bütün bunların şerrinden ve özellikle vesvesesinin şerrinden insanların
Rabbi, insanların Meliki, insanların ilâhı olan tek, ulu Allahu Zülcelâl`e
sığınmak sonuç olarak emredilmiş ve bu vechile sığınanların Allah`ın yarıdmına
mazhar olmak suretiyle korunarak güzel sonuca erecekleri vaad buyurulmuştur ki,
bunun üzerine teşekkür olarak "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah`a mahsustur."
(Fâtiha, 1/2) diye Fâtiha Sûresi`nden başlamak ne güzeldir!

Bu yüce sûrenin harfleri tekrarsız olarak (med harfleri dâhil) sayıldığında
yirmi iki harftir. Fâtiha Sûresi`nin harfleri de böyledir. Alûsî`nin nakline
göre bunun, nüzûl senelerine remz olduğunu söyleyenler olmuştur. Çünkü Kur`ân`ın
yirmi iki senede nazil olduğunu rivayet edenler de vardır. Lâkin meşhur olan
yirmi üç senedir. Şu halde yirmi iki seneden fazla olmakla beraber tam yirmi üç
seneye de dolmamış olduğunu söylemek hepsine uygun olur. Gerçi dile ait bir
konumu, aklî veya tabiî delaleti olmayarak sırf tesadüf kabilinden görünen bu
gibi rastlantılara hükümler gerektirecek kadar delil getirmeye müsait, ifadesi
kastedilen bir mânâyı murat etmek nazarıyla bakmak doğru olmaz ise de, hakikatte
Allah`ın ilmine göre tesadüf düşüncesi vârid olamayacağı ve her rastlantının
dahi gerçekte bir hikmet ve mânâsı bulunması gerekeceği düşünülürse, bu gibi
rastlantıların yerine göre sembolik bir mânâ ifadesinden hâli kalmayacağı da
inkâr edilemez. Bu sebeple bunları da işaretlerin lâtifeleri ve terkiblerin
dayanakları kabilinden olan zevke ait nüktelere katılmış remizler, işaretler
halinde kaydetmek ve mütalâa etmek faydadan uzak olmaz. Kur`ân`da bu kabilden de
birçok incelikler bulunduğu malûm, bununla birlikte müteşâbihât vâdisi demek
olan bu gibi nüktelerden muhkemlerin tersine mânâlar çıkarmaya kalkışmak,
hurûfîlik sapıklık ve dalâletiyle bâtınîlik karanlıklarına sürüklemek demek
olacağı, bunun ise Kur`ân`ın zulmetten nûra götüren açık beyânına ters düştüğü
de şüphesiz olmakla beraber, muhkemlere aykırı olmayarak sezilen, duyulan
parıltılar, bakışlar, ince ince irfanları zevkleri okşayan remizler, işaretler,
sözden çok hâle ait olan ve ehlinden başkasına örtüsünü açmayan güzellikler de
ne kadar incelense o kadar faydalı, o kadar lâtif olur. Meselâ Kur`ân`ın başı
besmelenin (bâ)sı ile başladığı, sonu da "nâs"ın "sîn"i ile son bulduğu
düşünülünce, bunun "bes", yani yetişir, kâfi, işte o kadar demek gibi olduğu,
bunun da "Biz kitap (Kur`ân)da hiç bir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra
(onlar), Rab`leri(nin huzuru)na toplanacaklardır." (En`âm, 6/38) muhkem
mefhûmuna uygun olarak Kur`ân`ın başka bir kitaba, diğer bir delile ihtiyaç
bırakmayacak derecede din esaslarının hepsini içeren, yeterli bir hidayet
rehberi olduğuna bir remiz (sembol), yani "Kendilerine okunan kitab (Kur`ân)ı
sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir
rahmet ve öğüt vardır." (Ankebût, 29/51) muhkem mânâsına da işaret olması gibi
anlayışlar, boş değil, hoştur. Nitekim şu Farsça beyit de bu mânâda
söylenmiştir:

"Evvel ü âhir-i Kur`ân niye bâ, sîn geldi?

Yani rehber iki âlemde bize Kur`ân bes."

Bunu, bizde bilinen "Allah bes, bâki heves" (Allah yeterlidir, geri kalan
hevesdir.) sözünün mânâsıyla anlamak da Kur`ân`ın baştan sona bütün maksatlarını
kapsayıcı olmak itibarıyla daha derli toplu olacağını hatırlatmak da şüphesiz ki
faydalıdır. Bunda Tevbe Sûresi`nin sonundaki "Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse
de ki: Allah bana yeter! Ondan başka ilâh yoktur. O`na dayandım. O, büyük Arş`ın
sahibidir." (Tevbe, 9/129) ve Yâsin Sûresi`nin sonundaki "Yücedir o (Allah) ki,
herşeyin hükümranlığı O`nun elindedir ve siz O`na döndürüleceksiniz." (Yâsin,
36/83) gibi âyetlere özellikle işaret bulunmakla beraber, Fâtiha`daki yardım
isteme ile hâtime (bitiş)deki sığınma emirlerinin tevhid ve ihlâs gayesinde bir
tatmini vardır ki, genelde istenilen güzel bitiş (hüsni hâtime) de budur.
Bununla beraber bu işâretleri, harflerin sembolik mânâlarından çıkarmaya ihtiyaç
da yoktur. Fâtiha ve Bakara Sûresi`nin başı ile İhlas ve Muavvizeteyn (Felâk ve
Nâs sûreleri), bu üç sûrenin mânâ ve mefhûnu düşünüldüğü zaman doğrudan doğruya
mânâlar arasındaki tutarlılık ve ilgi, sûrelerin baş ve sonları arasındaki
birlik ahengi, fikrî ve beyânî silsile de o nükteleri ilhâm etmeye yeterlidir.
Bu ahenk ve uygunluk bize Kur`ân sûrelerinin tertibinin de vahyile olduğu
hakkındaki mezhebimizin kuvvet ve isabetini gösterir. Onun için sırf
remizlerinden fikre doğan mânâlar Allah`ın muradı olduğuna hükmetmek doğru
olmayacağı hakkında bilginlerin hatırlatmasını unutmaması ve kastedileni
karanlık yollarda aramayıp doğru yola sarılmak maksatların başlıcası olduğunu
dâima göz önünde tutmak lâzımdır.

Kıyamet günü selâmete ermek için doğru yola hidayet, istenilen ilk maksad olduğu
gibi, o yolda insanlık mertebelerinin en yüksek kemâli olan bekâbillâh (Allah`da
bâki olma) saadetine kavuşmak için de gizli açık her türlü vesveseden, şüphe ve
zandan sakınarak tam bir bilgi ile Allah Teâlâ`nın Rablığına, hükümranlığına,
ilâhlığına sığınmak son gaye olduğunun hâtime (sonuç) olarak beyân buyurulmuş
olması şüpheden uzak olarak gösteriyor ki, insanlığın saadetinin gayesi kesin
bilgi ile ittika (Allah`tan gereğince korkma)dadır, hüsn-i hâtime (ömrün iyi bir
şekilde bitişi) onunladır, "Sonuç, (Allah`tan korkup günahtan) korunanlarındır."
(Â`raf, 7/128). İşte kendisinde şüphe bulunmayan bu en mükemmel kitap böyle
"Müttakîler için yol gösterici." (Bakara, 2/2) olarak indirilmiştir. Gereğince
amel edenler de hep o güzel âkıbete ermiştir. Gereğince amel etmek de Allah`ın
lütfu ve başarılı kılmasıyladır. Bize düşen "Ancak sana ibadet eder ve ancak
senden yardım isteriz." (Fâtiha, 1/5) anlaşmasıyla O`nu istemek, kesin bilgi ve
ihlâs ile O`na sığınmaktır.

Bu aciz kul da hamd ve tesbih ile O`nun terbiyesinin lütfuna, mülkünün feyzine,
ilâhî yardımına, rahmet ve gufrânına sığınarak hem kendim, hem milletim, din
kardeşlerim hakkında vesveselerden uzak, selîm kalp ve doğru vicdan ile o güzel
sonuca muvaffak kılmasını diler ve on iki seneden beri gece ve günüz Hakk`ın
aşkı ile gözlerinden nokta nokta akan gözyaşı dökerek altmış senelik hayatımın
sayfalarına Allah`ın kelâmının meâl ve tefsirini yazmaya çalışan güçsüz kalemim
bu noktada "Allah bes, bâki heves" (Allah kâfidir, geri kalan hevestir.) diyerek
sonuca imza koymak isterken, Hakk`ın cömertlik sırrını bilmiş olmaktan bir ân
uzak kalmak istemeyen zayıf kalbim de bu yalvarıp yakarma ile söze son verir:


Geldim likâna ermek için iş bu menzile

Haşret erenlerinle beni eyleyip kerem

Bir ân imiş meâli kitab-ı vücudumun

Ömrüm şu tercemânım olan satr-ı mürtesem

Levh-ı rızaya yazdır ilâhi bu satırımı

Her dem nevâyı hamdini kaydeylesin kalem.

"Sana kavuşmak için bu menzile geldim.

Kerem eyleyip, beni eren kullarınla haşret.

Vücudumun kitabının meâli bir ân imiş.

Ömrüm, şu tercemânım olan resmedilmiş satır.

İlâhî, bu satırımı rıza levhasına yazdır.

Her ân kalem, hamdinin sesini kaydetsin."

"Ey Rabbim! Bana bir hüküm ihsan et ve beni sâlihler zümresine kat. Ve
sonrakilerde bana bir sadakat dili (zikr-i cemil) tahsis eyle. Ve beni naîm
cennetinin vârislerinden kıl. Ey Rabbimiz! Bizlere eşlerimizden ve
zürriyetlerimizden gözler süruru ihsan buyur ve bizleri muttakilere önder kıl.
Ey Rabbimiz! Bizleri ve bizden önce iman ile geçen kardeşlerimizi affeyle ve
iman edenlere karşı kalplerimizde bir kin tutturma. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki
sen şefkatlisin, merhametlisin. Ey Rabbimiz! Hamd, evvel ve âhir sanadır. Sen
Sübhan`sın ey Rab! Senin şanın ne büyüktür! Bürhânın ne yücedir. Fâtiha senden,
sonuç sanadır. Ey Allah`ım! Muhammed (s.a.v.)`e ve onun yakınlarına salat ve
selâm et. Nasıl İbrahim`e ve onun onun yakınlarına salat ve selâm eyledinse. Sen
övülmüşsün, pek yücesin. Ey Allah`ım! Muhammed (s.a.v.)`i ve onun yakınlarını
kutlu eyle, İbrahim ve onun yakınlarını kutlu eylediğin gibi. Sen övülmüşsün,
pek yücesin! Bizi, kendilerine nimet verdiklerinle, gazab edilmemiş ve
sapmamışlarla haşret! Âmin".



KURANI KERİM TEFSİRİ 113- FELAK SURESİ



De. Dikkate şâyandır ki, böyle "de", "söyle" diye emrolunduğu zaman bundan
açıkça anlaşılan; emredilenin, bu emri değil, bununla söylenmesi emrolunan sözü
söylemesi istenir. Onun için Peygamber`in de bu sûreleri okurken demeyip diye
başlaması gerekmez miydi? diye bir soru hatıra gelir. Bundan dolayı `de mutlaka
denilmek vâcip, Tebbet`te denilmemek vacip olduğunda ittifak bulunmakla beraber,
İhlas`ta ve Muavvizeteyn`de denilmeyerek okunmasını caiz görenler olmuşsa da,
yalnız dua niyetiyle söylendiği zaman bu caiz olsa bile Kur`an olarak okunduğu
zaman aynen okunmalıdır. Çünkü Mushaflarda öyle tesbit edilmiş, öyle varid
olmuştur. İmam Ebu Mansûr Matürîdî "Te`vîlat"da demiştir ki: "Zira bununla
görevlendirilen yalnız muhataptan ibaret değil, onun gibi sorumlu olan
herkestir." Onun için zamanlar geçtikçe bâki kalmak, bütün Allah`ın kullarına
emir ve tavsiye olunmak üzere aynen tesbit edilmiştir. Bir de denilmiştir ki:
Bununla görevli olan okuyanın kendisidir. Allah Teâlâ bu şekilde şunu
bildirmiştir ki, bu mefhumun yerinde herkes kendisine bunu söylemeyi emretsin,
bunu bırakmasın. Hasılı İhlas Sûresi`nin başında da işaret ettiğimiz gibi bu
sûreler, diye emir ile emrolunmuş gibi bir telkin ile okunur. Yani kendine ve
herkese şöyle dua etmeyi söyle: Sığınırım. Avz, meaz, ıyaz, istiâze, bir
fenalıktan korunmak için başkasına sığınmak, himayesini istemektir ki, sığınana
âiz veya müsteiz; sığınılana müsteâzünbih; kaçılan fenalığa münteâzünminh;
sığınış tarzına, vesilesine avze; sığındırıp koruyana muîz, korunana muâz
denilir. Yani hıfz ve himayesini istiyerek sığınır korunurum. O felâkın Rabbine.


Şafak vezninde "felâk", birçok mânâlara gelen derin mânâlı şaşırtıcı bir
kelimedir. Türevine göre en esaslı mânâsı yarmak mefhûmunu içeren bir kelime
olması hasebiyle tıpkı fıtrat kelimesini andırır. Aslında lâm`ın sükûnuyla
"halk" vezninde yarmak, birden bire çatlatıp ayırmak veya pörtletmek demek olan
felk masdarından meflûk mânâsına sıfat-ı müşebbehe olduğuna göre infilâk
ettirilmiş, çatlatılıp yarılarak belirtilmiş demek olacağından ilk bakışta
yarık, yahut çatlak diye tercemesi hatıra gelir. Fakat böyle yarık yahut çatlak
mânâsına lâm`ın fethiyle değil, tıpkı meşkûk mânâsına şakk gibi mastarında
olduğu gibi lâm`ın sükûnuyla felk kullanılır. Çoğulunda da şukûk gibi fülûk
deniliyor. Meselâ ayağında yarık, çatlak var denecek yerde deniliyor ki, bu
fark, ferc lâfzı ile ferec lâfzı arasındaki farka benzer. Yani fetha ile felâk
sade çatlağın, çatlayışın kendisinden ibaret değil, daha çok ondan belirip
inkişaf ederek meydana gelen neticenin vasfı demek olur. Mesela bir çekirdeği
çatlatmak bir felk, çatlaması bir infilâk, bir infitâr, o çatlayış bir fıtrat,
onda iki taraflı meydana gelen durum bir çatlak, bir felk, bir şaktır. Onun bir
tarafı bir filk, bir şıktır. O çatlağın iki şıkkı arasından netice olarak
pörtleyip beliren, inkişâf eden ve genişleyen tomurcuk, yaprak veya su veya
ışık, parıltı, açıklık veya herhangi bir mahlûk, (fetha ile) felâk demektir. Bu
mânâ iledir ki, "Taneyi ve çekirdeği yaran, şüphesiz Allah`tır. (O), ölüden
diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah budur. O halde nasıl (ona
inanmaktan) çeviriliyorsunuz? Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran O`dur."
(En`âm, 6/95) buyurulmuştur. vasfından da açıkça anlaşılan budur. O felakın
fâlikı: yarıp yaratıcısı, ölüden diri, diriden ölü çıkarıcı ve karanlığı yarıp
sabahı açıcı ve bu şekilde yokluktan çıkarılarak doğup doğuran halkı,
birbirinden üreterek terbiye ede ede, ihtiyaçlarını vere vere kabiliyetlerine
göre yetiştirip sonlarına erdiren ve kendini "tek", "her şey kendine muhtaç",
"doğurmamış" "doğurulmamış", "hiçbir şey ona denk değildir" diye ifade edilen
yaratıcısı ve terbiyecisi demek olur.

Bir de falk maddesinde yarmak, yarılmak mânâsından başka bir sürat ve şaşmaya
değer bir güzellik ve bir baskı ve şiddet mânâsı da bulunur. Onun için hızından
insanları şaşırtacak derecede aşırı ve süratle koşmaya tefellük denildiği gibi,
şaşırtıcı ve güzel bir şey keşfetmeye iflâk veya iftilâk ve şaşırtıcı mefhumlar,
güzel ve nâdir mânâlar bulan yüksek şâire müflik, şaşırtıcı işe filk ve felîk,
musîbet ve belâya felîka ve müflika denilir. İşte bu mânâlarla ilgili bulunan bu
felk maddesinden felâk lâfzının lügatta isim olarak geleceği üzere birçok
mânâları beyân olunuyor:

1- Adem (yokluk)den yarılıp çıkan halk, yani genelde bütün mahlûkat ve özellikle
dağlardan pınarlar, buluttan yağmurlar, yerden tohumdan bitkiler, sulb
(döl)lerden nesiller, rahimlerden evlatlar gibi bir asıldan ayrılıp çıkan
yaratıklar, doğanlar, bu mânâda felak mahluk ve meftur anlamdaşı gibi olarak iki
mânâsıyla Samed`e karşılık ve onunla mütezâyif olur. Yani Samed`in
eksiksizliğine karşılık bu eksikli ve ona muhtaç olur. İzafeti de bunu belirtir.

2- Örfte, özellikle sabaha, yani sütun şeklinde uzamış olan aydınlığa veya sabah
yeri ağarıp açılmaktan ibaret olan şafağa denir. Bu bizim Türkçe`de Tan
dediğimizin aynı demektir. Tanlamak: Şaşırmak, bir şeyin birdenbire şuura çarpan
yumuşaklık veya şiddetinden acı veya tatlı bir intiba ile belirleyip hayran
olmak mânâsına geldiğine göre bunda da felk gibi bir tuhaflık mânâsı vardır ki,
şafak atmak deyimiyle ifade olunur. Bu mânâca felak karşılığında karanlık demek
olan gasak zikrolunur.

3- İki tepe arasındaki alçak, oturaklı, düz yere denir ve çoğulunda fülkan
gelir.

4- Zindanda suçluların ayaklarına vurulan ve miktara da denilen tomruğa denilir
ki bizim falaka deyimimiz bunun anlamdaşıdır.

5- Çanak dibinde kalan süt kalıntısına denir.

6- Ekşiyip kesilmiş süte denilir.

7- Cehennemin veya cehennemde bir kuyunun ismi olduğu da nakledilmiştir.

Ragıb der ki: sabahtır; (Neml, 27/61) kavlinde zikrolunan "enhâr" da denildi.
Allah` Teâlâ`nın Hz. Mûsa`ya bildirip onunla denizi yardığı kelimedir de
denildi.

İbnü Cerir, birincisi cehennemde bir dere veya cehennemde bir kuyu veya
cehennem; ikincisi, sabah; üçüncüsü, halk olmak üzere İbnü Abbas ve
diğerlerinden üç rivayet kaydettikten sonra der ki: Allah Teâlâ Resulüne demekle
emretmiştir. Arap kelâmında felâk ise sabah felâkıdır. denilir. Ve caiz ki
cehennemde felâk isminde bir zindan da vardır. Böyle olunca da Allah Teâlâ
sözüyle felâk denilenin sade bazısını irâde buyurduğuna bir delâlet koymadığı ve
Allah Teâlâ yarattığı her şeyin Rabbi olduğu için bununla felâk ismi alan her
şeyin murad olunması vacib olur." Bundan dolayı birçok tefsirci daha genel
mânâsı alan halk ile tefsirini tercih etmişler, İbnü Münzir ile İbnü Ebi Hâtim
de bunu İbnü Abbas`tan rivayet etmişlerdir. İbnü Sina da felâk vücud nuruyla
yarılmış adem (yokluk) karanlığıdır demekle bu mânâ üzere yürümüştür. Bununla
beraber Cabir b. Abdillâh, İbnü Zeyd, Mücahid, Katade ve İbnü Cübeyr`den rivayet
olunduğu üzere tefsircilerin pek çoğu örfte en yaygın olan sabah mânâsıyla
tefsiri, zahir (açık) görmüşlerdir. Buna göre "Rabbi`l-felâk", sabahın Rabbi,
yani tanın tanrısı demek gibi olur. Bu şekilde felâk, karanlık arkasında nûr,
darlıktan sonra genişlik, kapalılıktan sonra açılış mânâlarına işaret edici
olmak dolayısıyla ıyâzın, yani sığınmanın ona muzaf olan Rab ismine taalluk
ettirilmesinde buna sığınanın sakındığı şerden kurtarılıp korunacağına işaret
eden bir kerîm vaadi ve parlak bir kudret misalini hatırlatarak ümit ve ricasını
kuvvetlendirme ve Rablık hükmüne itaatla ona sığınma ve dahil olmada çok
ciddiyet ve özene teşvik vardır. Bir de denilmiştir ki, özellikle felakın zikri,
onun kıyamet gününden bir örnek olması dolayısıyladır. O halde evler, kabirler
gibi, uykular ölümün kardeşi, sabahleyin evlerinden çıkanların kimi neşe ve
sevinç içinde ve kimi borç ve ihtiyaç ile alacaklıların baskısı veyahut kulların
başına gelmekte bulunan diğer haller ile gamlar ve neşeler içinde bulunması
itibarıyla ba`s (öldükten sonra dirilme) ve âhiret halini en çok andıran bir
örnek olur.

Kâdî tefsirinde der ki: "Burada ismi, diğer isimlerden, yani felaka izafeti caiz
olan diğer Allah isimlerinin hepsinden çok yerindedir. Çünkü zararlardan
kurtarmak terbiyedir." Bu açıklama, felâkın genellenmesi mânâsına göre zâhirdir.
Çünkü sığınana da, kendisine sığınılana da şamildir. Yani hem sığınan, hem de
sakınılan halkın Rabbidir, âlemlerin Rabbidir. Sabah mânâsına tahsis edildiği
şekilde de, onun halleri değiştiren, tavırları başkalaştıran ve böylece gamları
ve kederleri yok edecek olan kâdir oduğuna işâret eder.

İbnü Sina söylediğimiz gibi felâkı, varlığın nûru ile yarılmış olan yokluk
karanlığına hamlederek daha genel mânâyı aldıktan sonra demiştir ki: Burada Rab
ismini zikretmede ilmin gerçeklerinden bir lâtif sır vardır. Şöyle ki: Kul,
köle, hallerinin hiç bir şeyinde Rab`dan müstağni olamaz. Nitekim küçücük
çocuğun köle olduğu müddetçe halinde bu müşahede olunur. Mümkün olan mahiyet
bile ilk başlangıcın dağılmasından müstağni olamadığı için buna işaret olmak
üzere Rab ismi zikrolunmuştur. Burada gizli ilimlerden diğer bir işaret daha
vardır ki o da şudur: Avz ve ıyâz lugatte başkasına sığınmaktan ibarettir.
Başkasına yalnız sığınma ile emrolunup da ondan Rab ile tabir olununca, bu
delâlet eder ki: Maksad hâsıl olmazsa onun olmaması, o kendisine sığınılan bol
bol hayır vericiye ait bir işten dolayı değil, mümkün olana ait bir işten
dolayıdır. Zira şu kesindir ki: Olgunluklardan ve başkasından hiç bir şeyde ilk
başlangıç (mebde-i evvel) olan Allah tarafından cimrilik yoktur O, Samed`dir,
ondan hepsi meydana gelicidir, yetenekli olanın kabulü cihetini ona sarfetmesine
bağlıdır. İşte "Zamanınızın günlerinde Rabbinizin rahmetinden nefhalar: esen hoş
esintiler vardır. Uyanın, kendinizi onlara arzedin." hadis-i şerifindeki nebevî
işaret ile murad edilen budur. Allah`ın lütuflarının hoş esintilerinin dâimî ve
bozukluğun, ancak istidadı olandan olduğunu beyan buyurmuştur."

İbnü Merduye ve Deylemî, Abdullah b. Amr b. Âs`tan şöyle rivayet etmişlerdir.
Demiştir ki: İlâhî sözünden Resulullah`a sordum, o buyurdu: "Cehennemde bir
zindandır, onda zorbalar, kibirliler hapsolunur ve cehennem ondan Allah`a
sığınır." Yine İbnü Merduye Amr b. Anbese`den de şöyle rivayet etmiştir:
Resulullah (s.a.v.) bizimle namaz kıldı sûresini okundu, sonra: "Ey İbnü Anbese
bilir misin felâk nedir?" buyurdu. "Allah ve Resulü daha iyi bilir", dedim.
Buyurdu ki: "Cehennemde bir kuyudur. O kızıştırıldığı zaman cehennem kızışır,
Âdem oğlu cehennemden incindiği gibi cehennem de o kuyudan incinir." İbnü Cerir
ve İbnü Ebi Hâtim, Kâ`b`dan da şöyle rivayet etmişlerdir: "Felâk, cehennemde bir
evdir. O açıldığı zaman ateş ehli onun sıcaklığının şiddetinden bağırırlar."
Kelbî`den de: "Felâk, cehennemde bir vâdidir." diye rivayet edilmiş ve
cehennemin kendisidir de denilmiştir.

Keşşâf`ın beyanına göre bu mânâ, engin arza felâk denilmesinden alınmıştır,
bunun çoğulu fülkân gelir, halek ve hulkân gibi. Bu şekilde Rabb kelimesinin
buna izafetle zikri, azabın en büyüğüne işaret ile ondan sığınana kurtuluşun
vaadini içerir. Sabah mânasına olduğu zaman ümide zafer vaadini ifade ettiği
gibi, bunda da en büyük tehlikeden kurtarmayı ve korumayı vaad var demek olur.
Bazı Ashab-ı kiramdan rivayet edilmiştir ki: Şam`a gelip de zimmet ehlinin dünya
geçimindeki genişlik ve refahlarını gördüğü zaman "Hiç önem vermem, değil mi ki
arkalarında o felâk var?" demiş ve Kâ`b`dan rivâyet edilen mânâya işaret
etmiştir. Alûsî der ki: "Felâk`ın bu üç mânâsından bana göre tercihe değer
birinci daha genel mânâsıdır ki, îcad nuruyla yarılmış olan bütün mümkün
varlıklara ve özellikle dağlardan gözeler, bulutlardan yağmurlar, yerden
bitkiler, rahimlerden çocuklar gibi bir asıldan doğup çıkan bütün yaratıkları
içine alır." Bu şekilde felâk, Samed`in zıddı ve "Rabbi`l-felâk" (felâkın
Rabbi), "Rabbi`l-halk" (halkın Rabbi), yahut "Rabbi`l-fıtrat" (fıtratın Rabbi)
demek gibi olur. Bunun da önceki sûreye münâsebeti, yani doğmaktan, doğurmaktan,
değişim ve yok olmaktan, ortak ve benzerden uzak olan yaratıcının karşısında
onun yalnız yaratma ve icadıyla yaratılarak doğup doğuran ve aslında yok olucu
ve fâni olan yaratıkların hükmünü ve ona ihtiyacını beyan olduğu da açıktır.
Bundan dolayı meâlde "sığınırım Rabbine o fıtratın, şerrinden bütün hilkatin"
diye tercüme etmek acizane fikrime lâfzan ve mânen münasip gelmişti. Fakat İbnü
Cerir`in dediği gibi lugat bakımından ve şer`an mahluk denilenin hepsinin
"Kendisine felâk denilen şeyler." mânâsıyla sarahate dahil olmasında ve aynı
lafzın mahfuz tutulmasında zikrolunan faydalarla beraber daha çok ince ve daha
fazla bir şümûl bulunmaması hasebiyle şöyle demek daha tercihe değer göründü:
"Sığınırım Rabbine o felâkın."

2. Yarattığının şerrinden.

Yani o Rabb`in yarattığı bütün halkın: herhangisi olursa olsun şer şanından olan
yaratıkların hepsinin şerrinden ki, maddî ve manevî, dünya ve ahiretle ilgili,
objektif ve subektif, tabiî ve ihtiyarî her türlü şerri içine alır. Şu halde
insan ve cin ile bütün şeytanların şerrinden, yırtıcı hayvanlar, böcekler,
haşereler ve mikropların şerrine, zehirler ve ateşin şerrine, günahların ve
hevânın şerrine, nefsin şerrine, amelin şerrine varıncaya kadar yaratık
denilebilen herhangi bir şeyin, şer ve zarar olabilecek herhangi bir kötülüğünü
muhtevası içine alır. Şu kadar ki kastedilenin, genellikle birbirine karşı olan
şerler değil, sığınana karşı olan şerler olduğu açıktır. İbnü Sîna gibi bazıları
burada sığınan insana mahsus nefsin kendisine sığınılan olmaması gerekeceğini ve
bundan dolayı yarattığı şeylerden kastedilen O`ndan başkası olan cisimler ve
varlıklar olması gerekeceğini söylemiş ve insan ruhunun dünyadan olmasından
dolayı halk demek olan mâhalak (yaratık)da dahil olmayacağı kanaatine sahip
olmuş ise de, doğrusu ruh da mahlûktur, sığınanın kendisi de mâhalak (yaratık)da
dahildir. Onun için sığınılan şer ona sade dışından zorlayıcı olarak gelecek
olan objektif (âfâkî) şerden ibaret olmayıp "Sana gelen her kötülük de
kendindendir." (Nisâ, 4/79) hükmünce tabiî veya kasdî veya hata olarak seçme ve
benimsemeyle kendi nefsinden gelen objektif (enfüsî) şerri de içine alması
gerekir. "Senin en yaman düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir." hadis-i
şerifinde de buna işaret olunmuştur. Bu yönden bu iki âyet, bu iki sûre
toplamının bütün mefhûmunu içine almaktadır. Bundan sonrası ise bunun içine
yerleştirilmiş olan kısımlar içinde çok vâki olmasından dolayı sığınmaya en çok
ihtiyaç duyulan bazı kısımları tayin ederek dıştan içe doğru açıklama ve tafsil
olup bu şekilde bu sûrede daha çok âfâkî (objektif, nesnel) olanlar
hatırlatılarak buyuruluyor ki:

3. Ve bir ğâsikın şerrinden vukubu sıra, yani girip daldığı, yahut bastığı veya
battığı zaman.

Ğâsik kelimesi de bir çok mânâ ile tefsir edilmiş geniş anlamlı bir kelimedir.
Bunun masdarı olan "ğasak" veya "ğusuk" veya "ğasekan" lugatta şiddetli
karanlık, dolgunluk, akmak, dökülmek, soğukluk ve kokarlık mânâlarıyla
ilgilidir. Hepsinin esası da (imtilâ) dolmak veya (seyelân) akmak yahut
(insibab) dökülmek mânâlarından birisi olduğu beyan olunuyor. Gecenin karanlığı
hücum edip dolarak çok karanlık olmasına masdar olarak "ğasak" ve "ğasakan" ve
"ğusuk" denildiği gibi ilk koyu karanlığa da isim olarak "ğasak" denilir. Bu
yönden "gasak", "felâk"a karşılık getirilir de "ğasaktan felâka kadar" denilir
ki, gecenin kararmasından sabahın aydınlığına kadar demektir. Buğday içinde
bulunan karacaya da "ğasak" denilir. Gözün dumanlanıp seçimsiz olmasına veya
yaşarıp sulanmasına yani iki şekilde de göz kararmasına "ğusuk" ve "ğasakan"
denilir. Aynı şekilde yaradan sarı su akmasına ve buluttan yağmur çiselemesine
ve memeden süt dökülmesine ve her hangi bir şeyin mutlaka akmak suretiyle
dökülmesine de "ğasakan" tabir edilir. İçilemeyecek derecede gayet soğuk ve fena
kokulu içki veya suya "ğasak" ve "ğassak" denilir. Nitekim "Yalnız kaynar su ve
irin (içerler)." (Nebe`, 78/25) bundandır. Kamus müterciminin beyanına göre
Türkçe`de de soğuk kokmuş veya "gasak" denilirmiş. Bundan dolayı Cevâlikî bunun
Türkçe iken Arapça`laştırılmış olduğunu zannetmiş ise de tersi daha açık
göründüğünden adı geçen mütercim buna razı olmamış, "garib" demiştir. Bununla
beraber biz Türkçe soğuk kokmuş su mânâsına "ğasak" da bilmiyoruz. Ancak lâfzî
bir benzerlikten bahsedecek olursak Arapça "ğasik" lafzının Türkçe`deki "kasık"
lafzını ve dolayısıyla şehvet kuvveti mânâsını andırabileceği söylenebilir.
Çünkü şehvet, şerrinden sakınılması gereken şeylerin başında gelir.

Şimdi bu açıklamadan anlaşılır ki, ğâsık asıl türevine göre "ğasak yapan" veya
"ğasakan eden" veya ğasaklı mânâsına ismi fâil olmakla; dolan, kararan, karanlık
eden, akan, dökülen, dolmuş, pusarık, soğuk olan mânâlarına vasıf olarak
kullanılması lügat bakımından doğru olur. Buradaki maksadın ne olduğu hakkında
da çeşitli tefsirler yapılmıştır. Fakat bunları söylemeden önce "vekab"ın
mânâsını da izah edelim:

"Vekab"ın masdarı "vakb" ve "vukub" gelir. Bunun aslı "vakbe" gibi çukurdur.
Kayalardaki yaratılıştan çukurlara ve bazı yalçın kayalarda bir iki adam boyu
derinliğindeki kuyu tarzında oyuklara ve atın gözü üstündeki çukurlara ve
insanın bedeninde göz ve omuz çukurları gibi çukurlara, çarkın ve makaranın iğ
çeken deliklerine ve alık yani ahmak ve alçak kimseye vakb denildiği gibi,
masdar olarak vakb, vukub da çukura girmek olup sonra mutlaka girmek ve
kaybolmak, gelmek, dönüp yönelmek ve karanlık girmek yani karanlık basmak, güneş
batmak, ay tutulmak yani husuf (tutulma)a girmek, yahut mihak (Arabî ayın son üç
günü)a girmek mânâlarında kullanılmıştır. Onun için burada da "ğâsık"a verilen
mânâya göre düşünülmesi gerekir ki, giriş mânâsı hepsinde yeterli olabileceği
için çoğunlukla bununla tefsir etmişlerdir. O halde "ğâsık"a verilen mânâlara
gelelim:

1- Ğasak, imtilâ (dolmak) ve karanlık mânâsında meşhur olduğu için önce bundan
dolgun ve karanlık mânâsı açıktır. Bundan da felâk karşılığında gece mânâsı açık
olduğundan dolayı felâka sabah mânâsı veren pek çok tefsirci bunu gece ile,
vukubu da gece karanlığının herşeye girip basmasıyla tefsir etmişlerdir ki gibi,
"karanlığı bastığı zaman bir gecenin şerrinden" demek olur. Bu şekilde şerrin
geceye nisbeti, meydana gelişine zarf olması hasebiyle münâsebeti olan bir şeye
isnadı kabilindendir ki, "gündüzü oruçlu" gibi mecazî isnad olup, geceleyin vâki
olan şerden demektir. Karanlığının basması zamanıyla kayıtlanması da şerrin o
zaman yayılmaya başlaması ve bundan dolayı şer kaplamadan önce istiaze (sığınma)
ile korunmanın temini en lüzumlu şey olması nüktesine dayanmaktadır. Ğâsık`ın
böyle gece ile ve vukubun karanlığın girişi ile tefsirini İbnü Cerir ve İbnü
Münzir, İbnü Abbas ve Mücahid`den; İbnü Ebi Hâtim, Dahhâk`den rivayet etmişler,
aynı şekilde Hasen`den de rivayet olunmuştur. Zeccâc da buna kâni olmuş, ancak
ğâsıkı, soğuk mânâsına olarak geceyle yorumlamış, gece gündüzden soğuk olduğu
için ona ğâsık denildiğini söylemiştir. Ragıb, ğasakın şiddetli karanlık,
ğâsıkın gece mânâsına olduğunu söylemiş ve demiştir ki: Ğasıkın şerri, tarık
gibi yani gece ansızın gelip çatan arıza veya hayalet gibi geceleyin olan belâ
ve musîbetten ibarettir. Zemahşerî de gece gasakının (karanlığının) aslının
gözün yaşla, yaranın kanla dolması gibi dolmak mânâsına gasktan yani karanlığın
yoğunlaşmasından olduğunu söylemiştir.

2- Ğasık ayla, vukub da ay tutulma veya ay sonundaki üç gün ile tefsir edilmiş
ve buna dair bir hadis-i şerif de rivayet edilmiştir. İmam Ahmed, Tirmizî, Hakim
ve daha başkaları Hz. Aişe`den şöyle rivayet etmişlerdir: Demiştir ki: Bir gün
Resulullah (s.a.v.) Ay`a baktı da: "Ey Âişe! Bunun şerrinden Allah`a sığın çünkü
bu o, karanlığı çöktüğü zaman gecedir." buyurdu. Tirmizî demiştir ki, bu hadis,
hasen sahihtir. Alûsî, "Bunun doğruluğunu kabul edenin, diğer bir tefsire
dönmemesi gerektir." demiş ise de, buna tahsisin lüzumunu men etmekle cevap
verilebilir. Zira Ay`ın ğâsik olmasının doğruluğu kabul olunsa da, lâfzın zâhir
olan mutlaklığının tek bir haber ile tahsisi caiz görülmeyip cümlesinde isnad
olunanın tarifi tahsisle yorumlanmayarak tevili de diğer deliller ile sahih
olur. Ay`a ğâsik denilmesinin sebebine gelince bunda da bir kaç ihtimal vardır:


a- Bedir (dolunay) halinde nûr ile dolgunluğu itibarıyladır. Bu şekilde vukub
(karanlığın çökmesi) hüsuf (ay tutulması)a dahil olup kararmasıdır.

b- Seyir ve hareketinde, burçları katetmesinde sür`ati itibariyledir ki ğask
seyelân (akma)dan cereyana istiâre edilmiş olur.

c- Güneş`in ışığından istifade edilmiş olup hacmi, haddi zatında karanlık olması
itibarıyladır. Bu iki vecihte vukubu ayın sonunda mihak (son üç gün)a girerek
kaybolmasıdır. Müneccimler ay tutulması ve ayın son üç gününü uğursuz sayarlar.
Büyücüler de hastalık bırakan sihir ile o zaman meşgul olurlar. Nüzul sebebi
sihir olduğuna göre de bu münasiptir denilmiştir. Yani "şerri"nin mânâsı Ay`ın
kendisinde bir şerri olmasından değil, o zaman sihir yapanların sihir ile
uğraşmaları hasebiyle bu yüzden şerre sebep olması demek olup, şerrin Ay`a
nisbeti onunla ilgili olması mânâsına söylenmiştir. Lakin şerrin bu şekilde
tahsis edilerek tefsiri müneccimlerin, büyücülerin kanaatlarına göre bir çeşit
göz yummayı, müsamahayı içereceğinden dolayı münasib olmadığı gibi, bundan
sonraki âyetten fazla bir mânâyı da ifade etmiş olmaz. "Güneş ve Ay Allah`ın
alâmetlerinden birer alâmettirler. Bunlar kimsenin ne ölümü, ne de hayatı için
tutulmaz." hadisi şerifiyle anlatılmış olan şeriat koyucusunun maksadına aykırı
ve onunla iptal edilen cahiliyye kanaatlarını bir çeşit kabullenmeyi teşvikten
uzak kalmaz. Doğrusu Ay`ın tutulması veya son üç gününde şerrinin mânâsı da
ışığın kaybolmasıyla karanlığın basmasındaki şer demek olacağından, bu da
birinci mânâya dönmüş olur. Çünkü mehtap gecelerinde gecenin karanlığının yoğun
oluşu, yani karanlığın basması mânâsı tahakkuk etmez. "Onu takip ettiği zaman
Ay`a andolsun." (Şems, 91/2) hükmü geçerli olur. Bundan dolayı Ay`ın vukubu,
sadece tutulması veya mihak (ayın son üç günü)ından ibaret olmayıp batışını da
içerirse de dolunay halindeki ayın batışını sabah takip edeceği için bunda
gecenin kararma zamanı tahakkuk etmez. Onun için Ay`ın kararması, daha çok
tutulma veya ayın son üç gecesiyle tefsir olunmuştur. Şu halde Hz. Aişe
hadisinin mânâsı da mehtap gecelerinin ğâsık (karanlık) olmadığını, gecenin
karanlık olmasının, Ay`ın tutulma zamanına tahsis olduğunu izah etmek bakımından
ğâsıkın gece veya karanlık mânâsına bir tefsir demek olur ve bu şekilde tahsisin
mânâsını da tevile hacet olmaksızın hadis sahih olur.

3- İbnü Ebi Hâtim`in İbnü Şihab`dan rivayetine göre battığı zaman güneştir. Şu
halde karanlığının basması, batışı demek olmakla, bundan akşam şafakı
kayboluncaya kadar olan tamamıyla batışı düşünülünce gece karanlığının girdiği
zaman demek olacağından dolayı, bunun da yine birinci mânâyı bir izah olduğu
anlaşılır.

4- Ğâsık, Süreyya yıldızı ve karanlığa gömülmesidir, diye tefsir edilmiştir.
İbnü Cerir`in, İbnü Vehb`den rivayet ettiğine göre İbnü Zeyd demiştir ki:
"Araplar, ğâsık Süreyya`nın batmasıdır, derlerdi ve onun batışı sırasında
hastalıklar ve tâun çok olur ve doğuşu sırasında kalkardı." İbnü Cerir der ki:
"Bu görüşü kabul edenler için Peygamber (s.a.v.)`den rivayet edilmiş bir eserden
bir illet de vardır." Ebu Hüreyre`den Hz. Peygamber`e merfûan şöyle rivayet
edilmiştir: en-Necmi`l-ğâsik "kararmış yıldız" buyurdu, demiştir. Ve
bilinmektedir ki en-Necm, Süreyya demektir. Bundan başka Necm Sûresi`nde de
geçtiği gibi "Süreyya doğunca, âfet kalkar." diye de bir hadis-i şerif rivayet
ediliyor. Rivayetlerin bazısında "Arab yarımadasından" kaydı da vardır. Âlûsî
der ki: Câmiu`s-Sağir`in Menâvî Şerh-i Kebîr`inde diğer rivayetler de vardır,
müracaat edilebilir. Bununla beraber bu şekilde de mânâ, Süreyyâ`nın dahi
bulunmadığı karanlık gecelerin şerri mânâsına dönüştürülebilir.

5- "Keşşâf" sahibi der ki: Ğâsık ile kara yılan, ve sokması kastedilmiş olması
da câizdir.

6- Kâmus sahibinin "vakb" maddesinde bir nakline göre ğâsık, ihtiras ile dolup
kabaran kasık; vukubu da saldırışı meâlinde de bir mânâ söylenmiştir. Bu iki
mânâ güvenilir görülmezse de, yılan sakınılması lazım gelen en zararlı
düşmanlardan olmakta örnek olduğu gibi, şehvet ve hırs da en büyük şerlerin
kaynağı olduğu düşünülürse, bunlardan sakınmayı hatırlatmaktaki faydasının önemi
de inkâr olunamaz. Ancak Kamus mütercimi lugat açıklamasına hizmet etmiş olmak
için bunun ifadesinde açıkça gitmiş, setr-i avrete uymanın lüzumunu hissetmemiş
gibi rahat hareket etmiştir. Bundan dolayı Alûsî der ki: Firuzâbâdî Kâmus`ta
"vakb" maddesinde bir görüş zikretmiş ve onu Gazâlî ve daha başkasının İbnü
Abbas`dan hikâye ettiğini sanmışlardır. Onun nisbeti sahih olduğunu sanmam.
Çünkü görüşler arasında bir avret olduğu açıktır."

7- Razî`nin, "bazı âriflerden işittim" diye naklettiği mânâdır. Bu iki sûrede
yaratıkların mertebelerinin açıklandığını ve şerrin cisimler ve cisimler
âleminde vâki olduğunu söyleyerek demiştir ki: Cisimler ya esîrî (bütün evreni
kaplayan, ağırlığı olmayan, ısı ve ışığı ileten cevher) cisimler veya unsûrî
cisimlerdir. Esîrî cisimler "Rahmân`ın yaratmasında bir ayrılık, uygunsuzluk
görmezsin. Gözünü döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun?" (Mülk, 67/3)
buyurulduğu üzere düzensizlik ve bozukluktan uzak, hep hayırlıdırlar. Unsûrî
(ağırlığı olan) cisimler ise oluşabilen ve bozulup değişebilen cisimlerdir. Ya
cansız varlık veya bitki veya hayvandırlar. Cansız varlıklar, nefsânî
kuvvetlerin hepsinden uzaktırlar. Onun için bunlarda zulmet sırf karanlık olup,
ışıklar tamamen yok olmuştur. "Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden."
maksat budur. Bitkiler ise bitkisel gaz gücü ile, uzunluk, genişlik, derinlikte
büyüyüp artandır. Onun için bu büyüyen kuvvet sanki bu üç düğüme üfleyen
üfürükçüdür. Hayvana gelince: Hayvansal güç, görünen ve görünmeyen duygular,
şehvet ve öfkedir. Bunların hepsi de insan ruhunu gayb âlemine bağlanmaktan ve
Allah Teâlâ`nın kudsi celâli ile meşgul olmaktan alıkor. "Hased ettiği zaman
hasedcinin şerrinden." âyetinden murad da budur. Bu mertebeden sonra
süfliliklerden ancak insanî nefis kalır. Onun için bu sûre kesilip insanî nefsin
ilerlemede mertebelerinin dereceleri de bundan sonra Nâs Sûresi`nde
zikrolunmuştur. Görülüyor ki bunda ğâsık, karanlık, karaltı mânâsına olarak
unsûrî cisimlerden hiç gelişmeyen ve hayvansal kuvveti yani uzvu bulunmayan
herhangi bir cansız cisme yüklenilmiştir ki, halis karanlık dediği bizim sırf
durgunluk özelliği ile düşündüğünüz tabiattır. Vukubu da mekândaki vaziyeti veya
varolmaktan yokluğa girişidir. İbnü Sina da bu mânâ üzerinde yürümüş, fakat
ğâsıkı sırf cansız cisme, madene tahsis etmemiş, hayvansal güç ile tefsir
etmiştir ve demiştir ki: Hayvansal güç bir zulmet-i ğâsika-i mütekeddiredir,
yani bulanık bir kara kuvvettir ki, sığınmış olan düşünen nefsin tersinedir.
Çünkü düşünen nefis cevherinde temiz, saf, bulanık madde ve ilişkilerinden uzak,
bütün suretler ve hakikatleri kabul edici bir fıtratta yaratılmıştır o ancak
hayvanlıktan kirlenir.

Bizim fikrimizce âyetlerin daha genelden daha özele doğru gidişine göre bunu ne
sadece cansız cisim kısmına, ne de hayvansal güce tahsis etmeyip bitkileri ve
hayvanları içine alacak şekilde mutlak unsurî cisim diye almak, sonra bitkisel
güç, sonra da hayvansal güç yahut şehvet ve öfkeyi tahsis etmek daha uygun olur.
Bu şekilde ğâsıkın şerri, asıl özelliği durgunluk iken üzerinde Rab`lik hükmü
ile var olma ve yok olma cereyan eden ve felâka karşı karaltılar teşkil eden
karanlık madde âleminin var olma ve bozulma halindeki bütün şerleri içereceği
için, insanın karşısında yer alarak üzerine dalan cismânî her hangi bir kara
kuvvetin veya hayaletin âfetine işaret edeceği gibi, vukub çukura girmek demek
olması itibarıyla sonunda kabre girmeye mahkum olan fâni bedenin, cismânî
tabiatın düşkünlük ve yok olma zamanındaki şerrinden ve kötü sonuçtan sığınmayı
da ifade etmiş olur.

8- Zikredilen mânâlardan her birini bir misâl ile izah kabilinden olarak ğâsık,
beşeriyete ârız olan ve muradına engel olan elem ve ıztırabına sebep olabilen
her hangi bir kara musîbet demek olduğu da söylenmiştir ki, insanın vicdanına
her hangi bir karanlık koyabilen kara şey demek olur. Zira maddî veya manevî şer
ve zarar, gam ve keder, karanlık ve karalık ile nitelenir. Bu takdirde vukubu,
hücumu demektir. Yukarıda izah ettiğimiz vechile gece ile açıklamanın sonucu da
Ragıb`ın "tarık gibi her gelip çatan musibet" diyerek işaret ettiği üzere bu
mânâya dönüştürülebilir. Hakikatte İbnü Cerir de gece, Süreyya, Kamer (Ay)
rivayetlerini kaydettikten sonra demiştir ki: "Bence görüşlerin doğruya en yakın
olanı şöyle demektir: "Allah Teâlâ Peygamberine ğâsıkın şerrinden Allah`a
sığınmasını emretmiştir. Ğâsık ise karanlık olandır, gece karardığı zaman
denilir. de karanlığın girdiği zaman demektir. Katade nin mânâsında "gitti"
derdi. Gece, karanlığa girdiği zaman ğâsiktır. en-Necm (yıldız) battığı zaman
ğâsıktır. Ay da vukubunda ğâsıktır. Allah Teâlâ bunların hiç birini tahsis
etmemiş, genelleştirmiştir. O halde ğâsık denilebilenin her birinin de vukubu
zamanındaki şerrinden sığınma ile emrolunmuştur."

4. Ve o düğümlere üfleyicilerin şerrinden. Yani iplere, ipliklere, düğdükleri
düğümlere, yahut gönüllerde düğümlü azimler, inançlar, tutkunluklar içine
üfleyen, yahut öyle düğümler içinde anlaşılmaz kapalı bir halde olarak
üfürükçülükle afsun yapan büyücü nefislerin, yahut karıların, yahut toplumların
şerrinden. "Nefs etmek", bizim "nefes etmek" dediğimiz üflemektir ki, biraz
tükürüklü, veya tükürüksüz olarak üfürür gibi yapmaktır. Keşşaf sahibi tükürükle
üflemektir, demiş. Levâmi` sahibi de üfürmeye benzer, tükürüksüz olarak rukyede
(okuyup üflemek) yapılır. Tükürükle olursa tefl, yani "tüh tüh" diye tühlemek
tabir olunur demiştir.

İbnü Kayyim de: Büyücüler sihir yaptıkları zaman fiillerinin tesirine çirkin
nefeslerinin bazı kısımları karışan bir nefesle yardım dilenirler, diye
nakletmiş, Alûsî bundan dolayı Keşşâf sahibinin dediğine daha doğru demiştir.
Gerçekten Ragıb da der ki: Nefs, tükürük fırlatmaktır ve bu tühlemekten daha
azdır. Afsuncunun ve sihirbazın nefsi de düğümler içine üflemesidir. "Düğümlere
üfleyicilerin şerrinden." buyurulmuştur." Yılan zehir nefseder" denilmesi de
bundandır. Üfürüntü, "Göğüs darlığı olan elbette üfüler" diye de bir mesel
vardır. Lâkin Nihâye`de, nefhe (üfürmeye) benzer ve tühlemekten daha azdır.
Çünkü tefl her halde tükürükten bir şey karışmadan olmaz. demesinden anlaşılan
nefste tükrük şart değildir. Kamus sahibi de: "Böyle nefs (üflemek), nefh
(üfürme) gibidir ve tühlemekten daha azdır." demiş ve mütercimi bunu şöyle izah
etmiştir: Tefl (tükürmek) mânâsından daha az üfürmektir ki, buna üflemek
denilir. Üfürükçülerin üflemesi gibi tükürüksüz olur ve tefl azca tükürük ile
"tüf tüf" diye üfürmektir ki tüflemek denilir. Yalancılık kısmından olan şiir ve
gazellere söylenir. Büyücü kadınlara denilir ki, ipi düğümleyip ona afsunla
üfledikleri içindir. Müellifin üfürükçü kadınları ile tefsiri nüfus, yahut nisâ
(kadınlar) itibarına dayanır. Zira cadılığın pek çoğu kadınların işidir. Demek
olur ki "nefs"in esasında biraz tükürük fırlatmak olsa bile nefh gibi tükürüksüz
sade nefes etmekle de olur. Nitekim dilimizde nefes edici, okuyucu, üfürükçü
denilen rukyecilerde bilinen tükürüksüz üflemektir. Fakat zarar vermek için
sihir yapan kötü büyücülerde yılanın dişinden zehiri fışkırtması gibi tükürük
savurtmak da âdet olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber hava, rüzgar, nefes
üfürmek demek olan nefh, ruh nefheylemek tâbirinde olduğu üzere can vermek,
hayat ve ilim başlangıcı olan ruhu feyizlendirmek mânâsına kullanıldığı gibi
"Rûhu`l-kudüs kalbime nefes eyledi." hadis-i şerifinde vârid olduğu üzere ruhun
kalp ve vicdana bir mânâ, bir ilim veya söz, vahiy etmesi mânâsına da istiare
yoluyla olsa bile denildiğinde de şüphe yoktur. Demek ki etmenin çirkin kısmına
karşı olarak bir de kudsî kısmı vardır. Vaaz ve öğütde, öğretim ve eğitimde,
ruhî tedavilerde olduğu gibi, güzel hikmetli sözler, hayırlı niyetler, kudsî
mânâlar ve nefesler sarfıyla yapılan ruhî telkinler bu çeşittendir. Fakat burada
bahis konusu, şerrinden sığınılması emrolunan çirkin nefesler olduğu, bunda da
bilinen sihirbaz erkek ve kadınların zehire benzeyen çirkin tükürüklü üfürükleri
ile afsunları bulunduğu için "düğümlere üfleyenler" ifadesi onlar hakkında
yaygınlaşmıştır.

Bunu açıklamak için "ukad"in mânâlarını da tahlil etmek lazım gelir. , `nın
zarfı veya zarf-ı müstakar olarak onların halidir. kelimesi, malûmdur ki, "ukde"
nin çoğuludur. Ukde, bir şeyin uçlarını derleyip birbirine sıkı tutturmak, yani
düğüm bağlamak, düğmek ve düğümlemek demek olan "akd" maddesinden isim olduğu
için esas mânâsı, düğüm demektir.

Fakat akd, hissî ve manevîden daha genel olarak kullanıldığı için, ukde dahi akd
gibi sade hissî bir düğümden ibâret olmayarak birçok mânâlara gelir. Ondan
dolayı düğüm denilince normal bir ip düğümünden ibaret zannedilmemesi için
Kamus`tan, Nihaye`den, Râğıb`dan bazı mühim mânâlarını kaydedelim:

Kamusta:

1- Ukde, düğüm ve düğüm yeri.

2- Beldeler üzerine velâyet. Nitekim Nihâye`de der ki: Hz. Ömer hadisinde:
"Şehirler üzerine velâyet sahipleri helâk oldu." demektir. Emîrler için sancak
bağlanmasından alınmıştır.

3- Valiler için akt edilen anlaşma ki, Übey hadisinde "Kâbe`nin Rabb`ine yemin
ederim ki düğüm ehli helâk oldu." bu mânâdandır, yani akt edilen anlaşma
demektir.

4- Sahibinin mülk olarak inandığı akar.

5- Ağacı çok ve girift yer.

6- Develer için otları yeterli otlak.

7- Bir kimsenin yeterli derecede geçimi kendisine bağlı bulunan şey.

8- Bolluk arazi.

9- Ağaç yemeye mecbur kalmış hayvanlar.

10- Herhangi bir şeyin kesin vücubu, lüzumu ki, nikâh bağı ve alış veriş
sözleşmesi bundandır. Kalpdeki inanca, şiddetli ilişiğe, azim ve kesin niyete,
rey ve görüşe ukde denilmesi de buna dahildir. Nitekim Nihaye`de dua hadisinde
"Senin için kalplerimizde nedâmet ukdesi vardır." nedâmete azim akdi, demektir
ki gerçek tevbedir. Yine bir hadiste "Ve elbette deveme emrederim göç eder,
sonra Medine`ye gelinceye kadar onun için bir düğüm çözmem." ona gelinceye kadar
azmimi bozmam demektir. Bir hadiste de "Bir adam alış veriş ediyordu, ukdesinde
zayıflık vardı." yani fikrinde ve kendi iyiliklerine bakışında demektir.

11- Kin ve öfkeye de, çoğul sigasıyla, ukad denir. "Düğümleri çözüldü", öfkesi
sükûn buldu demektir.

12- Ukde, kamışa da söylenir ve bazı yerlerin de özel ismidir. Hepsi düğüm
mânâsıyla ilgili olan nice mânâlar ki, çoğunu ve hepsini belki bu âyette
düşünmek mümkün olabilir. Râgıb da Müfredat`da akdin önce ipin bağlanması ve
binanın bağlanması gibi katı cisimlerde kullanıldığını, sonra da ticaret akdi,
ahid ve diğerleri gibi mânâ cinsinden olan şeylere isâre edildiğini söyledikten
sonra der ki: Ukde, Akdolunanın ismidir, nikâhdan, yeminden ve diğerlerinden,
"Bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamaya kalkmayın." (Bakara, 2/235) ve
dil tutulduğunda denir. "Dilinde ukde var." demek, tutukluk, pelteklik var
demektir. de "ukde"nin çoğuludur ve bu büyücü kadının bağladığıdır ki, aslı
azimettendir. Onun için ona ukde denildiği gibi azimet de denilir. Bundandır ki:
Büyücüye muakkid (akt eden) denilir. Ve onun denilir, telkîh (aşılanması)i
tutunca kuyruğunu kısan deve; kuyruğu kıvrık teke veya köpektir. Köpeklerin
çatışmasına da teâkud denilir.

Demek ki büyücü erkek ve kadının üflediği, akdettiği ukdeler, düğümlediği
düğümler bu mânâlarla ilgili bir azim ve azimet düğümüdür ki, asıl uçları
onların nefislerinde düğümlenmiş olup onunla diğerleri üzerinde iradelerini
şeytanlıkla yürütmek isterler, bir akiddeki el sıkma kabilinden, görünüşteki ip
düğümü de onun bir görünümüdür.

O azimet denilen şeyin ne olduğuna gelince: Evvela bilinen şeydir ki azim ve
azimet bir işin yapılmasına kalbi bağlamaktır. Yani kalbi kesin olarak
bağlamakla kastetmek ve yönelmektir. Ciddiyet ve sabır ile çalışmak ve önem
vermektir diye de tarif edilir. Böyle azimle yapılması gereken büyük hayırlı
işlere ve ruhsat yönü aranmayarak icrası istenilen çok mühim görevlere azimet,
azâim ve avâzim denilir. Büyücünün ukdesinde esas olan, şer ve şeytanlığa
taalluk eden bir kalbin akdi ile takip olunur bir azimettir ki, Ragıb bunu şöyle
tarif etmiştir: "O azimet bir sığındırma afsûnudur ki, sanki sen onunla şeytanın
üzerine sende iradesini yerine getirmesine bir akid yapmışsın, onu bağlayıp
düğümlemişsin gibi tasavvur olunur."

Bu açıklamalardan sonra şu sonuca gelmiş oluyoruz ki, ukdelere, tükürüklü veya
tükürüksüz üflemek ukdenin hissî ve mânevî tasavvur olunabilen her mânâsına göre
onun gerek bağlanması, gerek çözülmesi, nokta-i nazarından nefes sarfetmek,
ilkâât (atmalar) ve telkinler ile nefisler üzerinde heyecanlandırmalar ve
kışkırtmalarda bulunmak gibi bir vechile düşünülebilir. Bahis konusu ise şer
olan nefes (üfleme)ler olduğu, bunun sonucu ve en açık misâli de işleri, güçleri
küfür ve fitne olan büyücülerin afsun düğümlemeyle şunu bunu bağlamak, sihir
yapmak için püf püfleyerek veya tüh tühleyerek azim ve azimetle sarfettikleri
şeytanlı üfürükleri ve tükürükleriyle düşünüldüğü için büyücülerin, cadıların
ünvanı olmuş ve bundan dolayı çoğunlukla "büyücü kadınlar, cadılar" diye tefsir
olunmuştur. Burada dikkati çeken noktalardan birisi de "neffâsât"ın müennes
çoğul olarak getirilmiş olmasıdır. Onun için bunun müennes olan mevsûfunu takdir
etmede üç vecih söylenmiştir:

1- Zâhiri üzere "nisâ" (kadınlar) takdir olunarak "üfleyici karılar" demek
olmasıdır. Bunda da iki vecih vardır: Birisi, yukarıda işaret olunduğu üzere
cadılık çoğunlukla kadınların şiârı olması ve büyü işinde kadının rolünün çok
olmasıdır. Birisi de, erkeklerin azim ve kuvvetleri üzerinde kadın hilesinin,
kadın tuzaklarının şirreti veya kadın câzibesinin yüreklere işleyen büyüleyici
tesiridir ki, bunu büyünün hakikatine inanmayanlar dahi itiraf ederler. Bununla
beraber iki görüşün ikisi de bir mânâya yöneliktir denilebilir.

2- Dişiyi ve erkeği içine almak üzere nüfûs (nefisler) takdiriyle "üfleyici
nefisler" demek olmasıdır. Zira Arapça`da "Sin" ile nefis kelimesi müennestir.
Bu mânâ, erkeğe ve dişiye, fertlere ve toplumlara sadık olmak itibarıyla daha
kapsamlı olduğu ve nüzul sebebi sayılan rivayetlere uygun bulunduğu için
genellikle en tercih olunan görüş budur. Onun için meâlde bu mânâ
gösterilmiştir.

3- "Üfleyici toplumlar" diye cemaatler takdir edilmesidir. Çünkü büyücülerin
toplanmasıyla yapılan büyü daha şiddetlidir. Bu da erkeği ve dişiyi kapsarsa da
fertlere şümûlü açık olmaz.

Bu vecihler de anlaşıldıktan sonra beyân olunan mânâların sonucuna gelelim.
Tefsirlerde buna başlıca üç mânâ verilmiştir:

1- Genellikle yaygın olan mânâdır ki, şöyle demişlerdir: İpliklere düğümler
düğüp de onlara üfleyerek rukye ve afsun yapan büyücü karıların veya nefislerin
veya toplumların şerrinden. İbnü Cerir bunu: Rukye ederlerken (üflerlerken)
iplik düğümlerine üfleyen büyücü kadınların şerrinden diye anlattıktan sonra:
"Tevil (yorum) ehli de, yani tefsirciler de dediğimiz gibi söylemiştir, diyerek
şunları nakleder: Muhammed b. Sa`d tarîkıyla İbnü Abbas`dan: sihir karışan
rukyeler. Hasen`den: Büyücü kadınlar ve erkekler. Katade`den: `yi okumuş ve şu
rukyelerin sihir karışanından sakınınız demiştir. Tâvus`tan: "Mecnûnların
rukyesi"nden şirke daha yakın bir şey yoktur, demiştir. Mücahid ve İkrime de
demiştir ki iplik düğümlerinde rukyelerdir. İkrime demiştir ki iplik
düğümlerinde ahzdir (yani bağlama denilen tutukluktur ki Arapça`da ahze
denilir). İbnü Zeyd`den ukdelerde büyücü kadınlardır. Fakat bu rivayetlerde
"iplik ukdesi" ile tahsisi ancak Mücahid ve İkrime`den vârid olmuştur. Bu
açıklamanın ifadesi, sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık için olmayıp da
ondan korunmak ve bir hastalık veya âfete Allah`tan şifa niyazı için kendine
veya diğerine hulûs-i kalp ve salih niyet ile bir duâ veya âyet okuyup üflemek
kabilinden olan nefeslerin caiz olduğuna işarettir. Çünkü bunda kimseye zarar
vermek veya sapıtmak veya Allah`tan başkasına sığınma ve iltica mânâsı yoktur.
Bu sûrelerde "sığınırım de!" emirleri de her şeyden Allah`a sığınmak gereğini
anlatır. Resulullah`ın kendisine ve diğerlerine bu şekilde okuyup üflediği ve
böyle hayır için rukye (üfleme)ye müsaade ettiği sabit ve bu sebeple gerek
ruhanî ve gerek cismanî nice hastaların şifa bulduğu da vâki olmuş ve
görülmüştür. Ancak okuyuculukla sihirbazlık edenlerin de şerrinden korunmak için
bu âyetin hükmü ile sihir karışan rukyelerden (okuyup üflemelerden)
sakınılmasının gereği hatırlatılmış, ukdeleri iplik düğümleri diye tahsis
edenler de böyle düğümlere üflemenin büyü kabilinden olduğunu anlatmak
istemişlerdir. Bununla beraber mutlaka okuyup üfleme ile koruma ve yardım
isteme, yani okumakla tedavi caiz olup olmayacağı hakkında da ihtilaf
edilmiştir: Şüphe yok ki bu sûrelerde ve diğer âyetlerde emrolunduğu üzere
herkesin Allah`a sığınarak kendisi ve diğerleri için duâ etmesi, okuması, sadece
meşrû değil, dince emredilmiştir. Lâkin bunun tedâvi için kendine okutmak
denilen mânâ ile rukye denilen tarzda yapılmasında, Razî`nin beyan ettiği üzere
ihtilaf edilmiştir. Bazıları rukyeyi, yani okuma ile tedâviyi yasaklamışlardır.
Bunlar, şu hadis ile istidlâl etmişlerdir. "Allah`ın birtakım kulları vardır ki,
kendilerine ne keyy (yarayı dağlama), ne de rukye (okuyarak tedavi)
yaptırmazlar, yani dağlanmazlar ve başkalarının nefesiyle tedavi istemezler ve
ancak Rab`lerine tevekkül ederler." Bir hadiste de "Allah`a tevekkül etmemiştir
dağlanan ve okunmak isteyen." buyurulmuştur. Bunun izahı Buhârî`nin ve daha
geniş olarak Müslim`in Husayn b. Abdurrahman`dan senetleriyle rivayet ettikleri
şu hadistedir: Demiştir ki: Saîd b. Cübeyr`in yanında idim. Dün gece düşen
yıldızı hanginiz gördü? dedi. Ben, dedim. Sonra da, amma, ben bir namazda
değildim, böcek sokmuştu, dedim. Ne yaptın? dedi, "Rukye ettirdim, okuttum."
dedim. "Seni ona ne sevketti?" dedi. "Şâbî`nin bize haber verdiği bir hadis."
dedim. Şâbî size ne haber verdi? dedi. Büreyde b. Husayb Eslemî`den "Gözden veya
sokmadan başkasında rukye (okuyup üfleme) yoktur." dediğini bize haber verdi,
dedim. Bunun üzerine dedi ki: İşittiğini tutan iyi yapmıştır. Fakat İbnü Abbas
bize Hz. Peygamber (s.a.v.)`den şöyle haber verdi: "Peygamber buyurdu ki: `Bana
ümmetler gösterildi, peygamber gördüm yanında bir toplumcuk, peygamber gördüm
yanında bir iki adam, peygamber gördüm yanında kimse yok. Derken bana bir büyük
kalabalık gösterildi, zannettim ki benim ümmetim, derken bana denildi ki: Bu
Musa ve kavmidir, lâkin ufuğa bak, baktım ki yine bir büyük kalabalık, derken
bana denildi ki: Diğer ufuğa bak, baktım ki bir büyük kalabalık. İşte denildi bu
senin ümmetin, beraberlerinde hesapsız ve azapsız cennete girecek yetmiş bin
vardı. Peygamber bunu söyledi, sonra kalktı evine girdi. İnsanlar bu hesapsız ve
azapsız cennete girecekler kimler olduğu hakkında konuşmaya daldılar. Bazıları:
"Bunlar Resulullah`la sohbet edenler olsa gerek." dediler. Bazıları da: "Bunlar
İslâm`da doğup da Allah`a hiç şirk koşmamış olanlar olsa gerek" dediler, daha
birtakım şeyler söylediler. Derken Resulullah (s.a.v.) çıktı: "Neden
bahsediyorsunuz?" dedi, durumu haber verdiler, buyurdu ki: "Onlar, o kimselerdir
ki, rukye yapmazlar, rukye istemezler, tetayyûr yani uğursuz da görmezler ve
ancak Rablerine tevekkül ederler." Fakat Buhârî`de, Mesâbih`de ve Meşârık`da
yoktur ve hadis şöyledir:

"Onlar, o kimselerdir ki, uğursuzluk saymazlar, okunmak istemezler, dağlanmazlar
ve ancak Rab`larına tevekkül ederler." Bu, daha sahihtir. Bu hadis İhlâs
Sûresi`nde "Samed"in mânâsını izahta geçtiği üzere sebeplere gönül vermeyen,
elemler ve musîbetler karşısında sarsılmayarak tevekkül makamının en yüksek
mertebesinde bulunan "nefs-i râdıye" sahibi Allah ehli olanların büyükleri
hakkında olduğu açıktır. Onun için bunlardan uğursuz sayma ve okunmayı istemenin
terkedilmesinin daha iyi olacağına istidlâl olunabilirse de herkes için mutlaka
men edilmesi ve yasaklanmasına istidlâl etmek uygun olmaz. Yine Buhârî, Müslim
ve diğer sahih hadis kitaplarında okunup üflemeye müsaade eden hadisler de
çoktur. Bu cümleden olarak Câbir b. Abdullah hadislerinde demiştir ki: Benim bir
dayım vardı, akrep sokmasına okuyup üflerdi. Resulullah (s.a.v.) okuyup
üflemeden (rukyeden) yasakladı. Onun üzerine, vardı ey Allah`ın Resulü! Sen
okuyup üflemeyi yasakladın, ben ise akrep sokmasına rukye ederim (okuyup
üflerim) dedi. Reslullah da: Sizden her kimin kardeşine bir menfaat etmeye gücü
yeterse yapsın, buyurdu. Avf b. Mâlik Eşceî hadisinde de demiştir ki: Biz
câhiliye zamanında okuyup üflerdik. Dedik ki ey Allah`ın Resulü onun hakkında ne
buyurursun? "Rukyelerinizi bana arzediniz, rukyelerde bir sakınca yoktur, onda
şirk olmadıkça." buyurdu. Ebu Saîd Hudrî hadisinde Resulullah`ın ashabından
birtakım kimseler seferde idiler. Arap obalarından birine uğradılar. Onlara
misafir olmak istediler, misafir etmediler. "İçinizde bir rukye eden (okuyucu)
var mı? Zira obanın efendisi ledig (yani yılan veya akrep sokmuş)dir" dediler.
Ashab içinden bir adam -ki Ebu Saîd kendisidir evet, dedi. Vardı onu Fatiha
Sûresi`yle okudu üfledi, bunun üzerine adam iyi oldu. Ona bir bölük koyun
verildi, o, onu kabul etmek istemedi, "Peygamber (s.a.v.)`e arzetmeden almam."
dedi ve Peygamber`e vardı anlattı, "Ey Allah`ın Resulü, vallâhi yalnız Fatiha
Sûresi ile okudum", dedi. Resulullah tebessüm etti de: "Sen onun rukye olduğunu
ne bildin?" dedi. Sonra da: "Onu onlardan alın, bana da sizinle beraber bir
hisse ayırın, buyurdu." Daha bunlar gibi hadisler delâlet ediyor ki, yasaklanmış
olan rukyeler hakikatleri bilinmeyen, sihir ihtimâli ve şirk mânâsı bulunan
rukyelerdir.

Bazıları da üflemeyi yasaklamışlardır. İkrime demiştir ki: Rukye eden (okuyan)
üflememeli ve sıvazlamamalı ve düğüm yapmamalıdır. İbrahim Nahaî`den de selef;
okunmalarda üflemeyi mekruh görürlerdi, diye nakledilmiştir. Bazısı da demiştir
ki: Dahhâk`ın yanına gittim ağrısı vardı, sana tâvîz okuyayım mı ey Ebu
Muhammed! dedim. "Peki velâkin üfleme." dedi, ben de Muavvizeteyn`i okudum."

Halîmî demiştir ki: "Rukye edenin üflememesi ve sıvazlamaması ve düğüm yapmaması
gerekir." diye İkrime`den rivayet olunan söz, sanki bu husustadır. O, şuna kâni
olmuştur: Allah Teâlâ düğüme üflemeyi sığınılacak şeylerden kılmıştır. Şu halde
yasaklanmış olması vacip olur. Fakat bu istidlâl zayıftır. Çünkü ancak ruhlara
ve bedenlere zarar veren büyü olduğu zaman kötülenmiş olur. Ama bu üfleme,
ruhları ve bedenleri ıslah için olursa haram olmaması vacip olur. Bununla
beraber Nesaî`de Ebu Hüreyre`den şu hadis de rivayet edilmiştir: Resulullah
(s.a.v.) buyurdu ki: "Her kim bir düğüm bağlar da sonra ona üflerse sihir
yapmıştır, (yani sihir işlerinden bir iş yapmıştır), sihir yapan da şirk
etmiştir. Her kim bir şeye takılırsa (bir menfaati olur veya zararı defeder diye
gönül takar, inanırsa veya o itikad ile muska ve nazarlık gibi bir şey
takınırsa) ona havale edilir." Yani yalnız Allah`a sığınmayıp da o şeye
bağlandığı, ondan umduğu, halbuki Allah`ın izni olmayınca hiçbir şeyin ne
faydası, ne zararı olmayacağı için o takıldığı şeyden hiçbir fayda görmez,
Allah`ın yardım ve lütfundan mahrum olur.

Âyetin tefsiriyle bu hadisin ilgisi de açıktır. Bu da mutlaka üflemeyi
yasaklamamış sihirbazlık tarzında düğümler düğerek şunu bunu bağlamak için
okuyup üflemeleri yasaklamış ve son fıkrasıyla da nefsî telkinlerin mutlaka bir
hükmü olduğu ve bu şekilde mevhûm (kuruntuya dayanan) şeylere inanmanın ve
Allah`dan başkasına sığınmanın zararlarını anlatmış demektir. Bunun sonucu da
açıklandığı üzere sihir mânâsı karışan düğümlü, ne olduğu belirsiz, meçhûl ve
anlaşılmaz, şüpheli, inanç veya beden üzerinde zararlı olması akla gelen şeytanî
üfürükçülükten ve vehimlere kapılmaktan sakındırmaktır. Onun için tefsircilerin
çoğu mânâyı hep sihir (büyü) üzerinde dolaştırmışlar ve mutlaka değil, fakat
büyü karışan rukye (okunma)lerden sakınmayı söylemişler, iplik düğümleyerek
okumayı da sihir tarzında saymışlar, İkrime gibi bazıları da üflemeyi ve el
sürmeyi bile şüpheli telâkki etmişlerdir ki, maksatları tükürüklü üfürükler ve
sinirleri bozacak sıvamalar olması gerekir. Yoksa şeytanî çirkin üflemelere
karşılık kudsî, rahmânî üflemeler ve nefesler dahi bulunduğu ve mâneviyyâtın
maddiyyata, maddiyyâtın mâneviyyâta geçmesi için, isterse çok az olsun, bir âdi
sebebe teşebbüs dahi lâzım olduğu inkâr olunmuş değildir. "Her şeyin bir devası
(ilâcı) vardır." hadisi gereğince rûhî hastalıklara rûhânî, cismanî hastalıklara
cismanî sebeplerle tedavi meşrû olduğu gibi, karışık olanlara da karışık tedâvi
elbette meşrû olur. Şu şart ile ki, tesir, sebeplerden değil, Allah`tan
bilinmeli ve hepsinde de entrikadan, sihirbazlıktan, şarlatanlıktan, aldatma ve
zarar vermeden sakınılmalıdır. Bu cihetle bedenî hastalıkların tedâvisinde bile
gerek doktorun ve gerek hastanın ahlâk ve inanç itibarıyla ruh hallerinin dahi
özel önemi bulunduğundan, ruhanî kıymet, iyi niyet ve itikat selameti hepsinin
başında gelir. Yoksa tıp ilmi adına yapılan zararlar, afsunculuk, üfürükçülük
adıyla yapılan zararlardan az değildir. Özellikle bunları Allah için insanlara
hizmet ve menfaatten çok, sırf mal kazancı için vasıta yapan ve çok fazla
ücretler almak üzere alış veriş akidleri yapmadan bir nefes sarfetmek bile
istemeyen doktor taslaklarının, şarlatanların zararları, hiçbir zaman cinciliği,
üfürükçülüğü sanat edinenlerden aşağı kalmamıştır. Böylelerinin de de dahil
afsunculardan sayılması gerekir. Hatta yalnız tıp ilminde deği, yukarda ukdenin
açıklanan mânâlarına göre her meslek ve sanatta hak ve hayır fikrinden ayrılarak
insan aldatmak, şer saçmak için nefes sarfedenlerin hepsi de bu mânâda dahil
olan, şerlerinden sığınılması gereken üfürükçülerin nefeslerinden olduğunun da
unutulmaması gerekir. Bunların böyle olması ise karşılığında sırf hak ve hayır
için ciddiyet ve doğrulukla Allah yolunda nefes sarfedenlerin varlıklarını ve
kıymetlerini inkâra sebep teşkil etmez. Bundan dolayı, halis niyet ve temiz
nefeslerle Allah`a sığınarak, Allah`tan şifa niyaz ederek okuyup üflemeyi de
mutlaka sihirbazlık gibi kabul etmek doğru olmaz. Onun için rukye (okunma)yi
caiz görenler Sıhah`ta rivayet edilen bir hayli hadis ile istidlâl etmişlerdir
ki, Razî bunlardan şunları kaydetmiştir:

1- Resulullah (s.a.v.) biraz rahatsız olmuştu. Cibril Aleyhisselâm ona okuyup
üfledi de "Bismillâh okur, rukye ederim sana seni inciten her şeyden, Allah da
sana şifa verir." dedi, diye rivayet edilmiştir.

2- İbnü Abbas demiştir ki: Resulullah (s.a.v.) bize bütün ağrılardan ve hummadan
korunmak için şu duayı öğretirdi: "Kerim olan Allah`ın adıyla, ben her kanı akan
damarın şerrinden ve cehennem ateşinin şerrinden ulu Allah`a sığınırım."

3- Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: Bir kimse eceli gelmemiş bir hastanın
yanına girer de yedi defa "Niyaz ederim o ulu Allah`a, O yüce Arş`ın Rabb`ine ki
sana şifa versin." derse şifa bulur.

4- Resulullah (s.a.v.) bir hastanın yanına girdiğinde şöyle derdi: "Gider o
sıkıntıyı, insanların Rabb`i, ona şifa ver, sensin şifa veren, senin şifandan
başka şifa yok, bir şifa ki dert bırakmaz."

5- Resulullah (s.a.v.), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyn`i şöyle sığındırırdı: "İkinizi
de Allah`ın tam kelimelerine sığındırırım, her şeytandan, kötü kazadan ve kötü
gözden." derdi ve buyururdu ki: "Babam İbrâhim de oğulları İsmail ve İshak`ı
böyle sığındırırdı."

6- Osman b. Ebi`l-Âs Sakafî`den, demişir ki: Resulullah`a vardım ve bende ağrı
vardı, beni az daha öldürecekti. Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Sağ elini onun
(ağrıyan yerin) üzerine koy ve yedi kere şöyle de: "Allah`ın adıyla, ben
bulduğum şeyin şerrinden Allah`ın izzet ve kudretine sığınırım." ben de yaptım,
Allah bana şifa verdi." Bu dikkate şâyandır ki Resulullah ona okumamış, onun
kendisine okutmuştur.

7- Peygamber (s.a.v.) sefere çıkıp da bir yere konduğu zaman şöyle derdi: "Ey
yer! Benim Rabbim, senin de Rabbin Allah`tır, Allah`a sığınırım senin şerrinden
ve sendekinin şerrinden ve senden çıkanın şerrinden ve senin üzerinde
debelenenin şerrinden, Allah`a sığınırım arslandan, kara yılandan, zehirli
yılandan, akrepten, beldenin sâkinlerinin, doğuranın ve doğurduğunun şerrinden."

Bunlarda üflemeye dair bir işâret yoktur ve bunların meşrû sayılmaları için
başka delile ihtiyaç olmaksızın Ku`rân`daki duâ ve sığınma emirleri ve bu
sûreler yeterlidir.Bununla beraber Resulullah`ın üflediği ve sıvazladığı da
sâbittir.

8- Sûrenin ta başında geçtiği vechile Resulullah (s.a.v.) her gece muavvizâtı
(İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri) okur ellerine üfler, yüzüne ve vücuduna
meshederdi. Bundan başka yine Hz. Âişe`den Sıhah`ta rivayet edilmiştir ki:
"Resulullah (s.a.v.) ailesinden birisi hastalandığı zaman ona Muavvizâtı (İhlâs,
Felâk ve Nâs Sûreleri) üflerdi. Vefat ettiği hastalığında da ben okuyup üflüyor
ve kendi eliyle kendisini sıvazlıyordum. Çünkü onun mübarek elinin bereketi
benim elimden çok büyük idi." Bununla beraber Resulullah`ın kendisine
başkalarının okumasını istemediğini anlatan şu rivayet de çok mühimdir. Yine
Sahîh-i Müslim`de: Hz. Âişe demiştir ki: Resulullah (s.a.v.) bizden bir insan
rahatsız olduğu zaman onu sağ eliyle mesheder (sıvazlar), sonra şöyle derdi:
"İnsanların Rabbi olan Allah`ım o sıkıntıyı gider, şifâ ver, sen şifa vericisin,
senin şifandan başka şifa yok, senin şifân dert bırakmaz." Ne zaman ki
Resulullah (s.a.v.) hastalandı ve ağırlaştı, sağ elini tuttum, onun yaptığını
yapmak istedim, elini elimden çekti, sonra "Allah`ım, beni affet, beni Refîk-ı
alâ ile beraber kıl." dedi, ben baka kaldım, ne göreyim iş tamam olmuştu (yani
vefat etmişti).

Bunlardan başka Resulullah`ın harpte ve diğer zamanlarda yaralananlara okuyup
dokunmasıyla derhal şifa hasıl olanlar da çoktur. Fakat onlar onun peygamberlik
özelliğinden olan mûcizeler kabilinden olduğu için diğerleri hakkında delil
olmaz. Bununla beraber yine Hz. Aişe "Resulullah (s.a.v.), Ensar`dan bir ehl-i
beyte humeden, yani akrep gibi zehirli hayvan sokmasından okuyup üflemeye ruhsat
verdi." demiştir ki, bu da Câbir hadislerini teyid etmektedir. Bunda emmek
tıbben de faydalı olduğuna göre, tükürmenin de bir yönü düşünülebilir. Bundan
başka bir de gözden okuyup üfleme (rukye)ye izin verilmiş olduğu ve bu sebeple
"Göz değmesi ve sokmadan başkasına rukye (okuyup üfleme) yoktur." denildiği de
zikredilmiştir. Göz değme olayı bir nefsânî durum olması hasebiyle bunda da
ruhanî bir nefes ve telkinin faydası açıktır demektir.

Şimdi bütün bunlardan hasıl olan sonuç da şudur ki: Sihir şâibesi olmamak üzere
ruhî ve bedenî kurtuluş için tesirli dualarla rukye (okuyup üflemek) caiz
olmakla beraber, istirkâ yani kendini başkasına okutmak, okuyup üfleme talep
etmek, Allah`a sığınmak ve dua etmek için başkasının aracılığını dilemek
mânâsını içine almış olması itibarıyla dinen hoş görülmüş değildir. O yukarıda
zikrolunan hadisler gereğince Allah`ın hesapsız ve azapsız cennete girecek has
kulları ondan sakınırlar. Bundan dolayı Hanefî fıkhında bu mesele şu şekilde
yazılmıştır: Şifa veren ancak Allah Teâlâ olduğuna ve şifaya onu sebep kıldığına
itikat ettiği takdirde tedavi ile meşgul olmakta bir sakınca yoktur. Amma şifa
veren ilaçtır diye inanırsa değil. (es-Sirâciyye`de böyledir). Şunu bilmelidir
ki, zararı yok eden sebepler üç kısma ayrılır: Birincisi maktuunbih
(kesinleşmiş, yüzde yüz)tir: Susuzluk zararını gideren su ve açlık zararını
gideren ekmek gibi. İkincisi maznun (zan altında bulunan, şüphe edilen yüzde
elliden yukarı)dur. Hacamat etmek, kan almak, ishâl ilacı içmek ve diğerleri
gibi tıp konularına ait tedaviler yapmak gibi. Üçüncüsü de mevhûm (kuruntu yüzde
elliden aşağı)dur, okuyup üfleme gibi. Şimdi maktuunbih (kesinleşmiş) olanın
terkedilmesi tevekkülden değildir. Hatta ölüm korkusu olduğu takdirde terk
edilmesi haramdır. Fakat mevhum (kuruntu) olana gelince tevekkülün şartı onu
terketmektir. Zira Resulullah (s.a.v.) tevekkül edenleri onlarla vasfeylemiştir:
"Okunup üflenmek istemezler..." İkisi arasında orta derecede olan maznuna
gelince ki, doktorlar katındaki açık sebeplerle tedavi olmak böyledir. Bunu
yapmak tevekküle aykırı değildir, mevhûmun zıddınadır, terki de haram değildir,
maktuunbihin (kesinleşmişin) hilâfınadır. Hatta bazı haller ve bazı şahıslar
hakkında terkedilmesi yapılmasından daha faziletli olur. Bu, iki derece arasında
bir derecedir. nin otuz dördüncü faslında böyledir. Hastaya ve yılan sokmuşa
karşı okumak veya bir kağıt parçasına yazıp üzerine asmak, yahut bir tasa yazıp
yıkayıp içirmek gibi Kur`ân ile afsun yapmasını istemek hakkında ihtilâf
edilmiştir. Atâ, Mücahid, ve Ebu Kılâbe mübah olduğuna; Nehaî ve Basrî mekruh
olduğuna kani olmuşlardır. Hizânetü`l-Fetâvâ`da böyledir. Fakat Meşâhir`de inkâr
edilmeyerek sabit de olmuştur. Hizânetü`l-Müftîn tâviz, yani muska takınmakta
bir sakınca yoktur fakat helâda ve cinsî münasebet esnasında çıkarır (Garâib);
bir kadın kocası sevmediği için sevsin diye muska yaptırmak isterse
Câmiu`s-Sağîr`de der ki: "Bu haramdır, helâl olmaz." (Fetâvây-ı Hindiyye, Cilt
5, Kitâbü`l-Kerâhiyye, 18. bab, tedâvî ve muâlecât). Görülüyor ki burada okuyup
üfleme ile tedavi terkedilmesi daha iyi olan mevhûm kısmından sayılmıştır.
Mevhûm denilmekten maksad da, hiç aslı yok, yalan demek değil, maktûun
(kesinleşmiş olan) ve ğalib zan demek olan maznûnun karşıtı yani zannın tercih
edilmemiş, zayıf tarafı yüzde elliden aşağı düşen kısmı demektir ki, tıbbî
tedavilerin de bir çoğu böyledir. İsabeti yüzde yüz olan maktû, yüzde elliden
yukarı olan maznûn, yüzde elliden aşağı olan da mevhûm kısmındandır. Zamanımızda
tıp ilimlerinin ilerlemiş olmasına rağmen hayatın hastalıkların tam bir sınırı
çizilmiş olmadığı gibi, fennî tedavi de ampirik (deneysel) olmaktan çıkarılmış
değildir. Hayat yine mechuller ve esrar ile doludur. Onun için anılan üç kısım
hakkındaki hüküm artık değişmiştir veya değişir gibi zannetmemelidir. Bu ayırım
her zaman için düstur olacak ilmî bir takvimdir. Bugün de tıpta fennî tedavinin
yüzde yüz isabet iddia ettiği bir ilâç tesbit edilmiştir denemiyor. Kinin gibi
en sağlam sayılan ilâçların bile yüzde seksen doksan ihtimâl içinde kabul
edildiği bilinmektedir. Allah`ın izniyle yüzde yüz sayılabilecek bir hayli
ilâçların bulunduğu farz olunsa bile, bunlar maktû (kesin) kısmında dahil demek
olduğundan dolayı zikrolunan ayırım değişecek değildir. Birçok masraflara,
fedakârlıklara katlanılarak takip edilen tedavilerin birçoğu da nice ukdelerle
dolu esrar perdeleri içinde zayıf bir ihtimalin verdiği en küçük bir ümit ile
tatbik edilmesi itibarıyla okuyup üflemeden farklı değildir. Aynı zamanda tıp
tedavilerinin faydalı olmadığı bazı hastalıklar ve ârızaların bir rukye (okuyup
üfleme) ile ortadan kalktığı da öteden beri görülegelmiş olaylardandır.

Karşılığında bir şer ve zarar düşünülmedikçe mümkün olan en zayıf bir fayda
ihtimalinden dahi insanları yasaklamak doğru olmaz. Yüzde yüz değil, binde bir,
milyonda bir misâle dayanan bir ihtimâl dahi olsa karşılığında bir zarar
ihtimali bulunamayan bir fayda mülâhazası yalnız kuruntu değil, az çok delilden
doğan bir şüphe demek olduğundan, ihtiyaç halinde daha kuvvetlisi bulunamayınca
onunla amel caiz görülür ve öyle bir tesellinin mutlak şekilde yasaklanması da
makûl olmaz. Fakat insanların sihirbazlara, şeytanlara kapılması da en çok bu
gibi şüpheli durumlar içinde meydana gelir ve onun için zarar ihtimâllerinin de
iyi düşünülmesi gerekir. Usûl ilmi (Usûl-i Fıkıh) kâidelerine göre ise kesin
delil ile itikad ve amel vaciptir. Tersine kuvvetli delil bulunmayan zanna
dayanan delil ile itikad vacip olmasa da, ihtiyaç halinde amel vacip olur, vehim
ve şüpheye itibar yoktur. Ancak ihtiyat mevkiinde vehim ve şüpheyi kesmek için
faydalı olduğu zaman nazar-ı itibara alınabilir. Bu esas üzere Fıkıh`ta da,
şifa, Allah`tan bilinmek şartıyla tedavinin kesin olanıyla amel vacip, korku
zamanında terk edilmesi haram; maznun (galip zan) olanıyla amel câiz, durumlara
ve şahıslara göre bazan yapılması, bazan da terkedilmesi daha uygun; mevhûm
(kuruntu) olanıyla da amel etmek yasaklanmış değilse de, terk edilmesi daha
uygun denilmiş, rukye (okuyup üfleme) de mevhûm (kuruntu) kısmından sayılmıştır.
Kuruntu olmasının sebebi de dua olması itibarıyla değil, okuyanın nefesinde
sebeplik düşüncesi itibarıyladır.

Şu halde bu açıklamadan anlaşılır ki okuyup üfleme ile tedavi halkın pek çoğunun
zannettiği gibi dindarlığın gereği ve dinin emrettiği bir şey değil, nihayet bir
izindir. Asıl dindarlığın gereği onu terketmek sûretiyle Allah`a dayanmak ve
ancak Allah`a sığınıp O`na kendisi doğrudan doğruya duâ etmek ve duâsına
başkalarının aracılığını istememektir. Müminin mümine gerek huzurunda ve gerek
arkasından duâsı meşrû ve müstahsen ve hatta dinî görevi bulunduğunda ve "Duâ
ibâdetin iliğidir." hadis-i şerifi gereğince duâ ibadetin, dindarlığın iliği
olduğunda şüphe yok ise de, duâ etmek başka, okuyup üflemek, başkasının
nefesinden medet beklemek yine başkadır. Allah Teâlâ duâyı emretmiş "Bana duâ
edin, duânızı kabul edeyim." (Mümin, 40/60) buyurmuş; "Ben (o kullara) yakınım.
Bana duâ edince duâ edenin duâsına karşılık veririm." (Bakara, 2/186) buyurmuş,
"De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size ne değer verirdi?" (Furkan, 25/77) Fakat
şirkten kendinden başkasına duâ etmekten yasaklamış, "Ben ancak Rabbime
yalvarırım ve hiç kimseyi O`na ortak koşmam, de." (Cin, 72/20) buyurmuştur. Aynı
şekilde Kur`ân`da ve Resulü`nün diliyle en güzel duaları öğretmiş ve nihayet bu
sûrelerde de bütün şerlerden doğrudan doğruya kendisine sığınılmasını
emretmiştir. Okuyup üfleyecek olan bunları bellesin, her zaman kendine
cankurtaran edinsin. Peygamber (s.a.v.)`den rivayet edildiği üzere her gece ve
her ihtiyacında temiz kalp ve itikat ile okusun, kendine üflesin, mümin
kardeşlerine de hem dua, hem tavsiye etsin, temiz nefesle dua edenlerin
dualarının bereketlerini de inkâr etmesin. Buna söz yok, fakat Allah Teâlâ böyle
dua ve icabet (kabul etme) kapısını herkese açtığı, ona genellikle herkesi
çağırdığı, herkesin doğrudan doğruya sığınmasını istediği ve şirk ayıbını kabul
buyurmadığı halde; ona doğrudan doğruya dua ve ibadet ile sığınma ve ilticayı
bırakıp da, "Ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem." diye dua tellalı
aramaya ve onun nefesinden meded ummaya kalkışmak dindarlığın gereği değil,
câhiliyye adetidir. İnsanlar bundan gafil olup kendisine okutup üfletmeyi
dindarlık gereği sandığı için burada bu genişçe anlatım ile sözü uzatmaya lüzum
görüldü. "Muvaffak edici Allah`tır."

2-Bir de "düğümlere üfleyen kadınlar", yani hilebaz kadınlar, yahut erkekleri
fitneye düşüren, onlara güzelliklerini arz ederek taarruz edip meftûn eyleyen
fitneci kadınların şerrinden, diye tefsir edilmiştir. Razî`nin beyanına göre Ebu
Müslim bu sonuncuyu tercih etmiştir ki, erkeklerin azim ve iradelerinde fikir ve
bakışlarında tesir etmek suretiyle tasarruf eden kadınlar, demek olur. Bu
şekilde ukde azîmet, yani kalbin bağlanması ve görüş mânâsına, yahut ip
düğümünden istiâre edilmiş, nefs de ipin düğümünü yumuşatmak için tükürmekten
istiâre edilmiş olup mânâ şu olmuş olur: Kadınlar, erkeklerin gönüllerine üfler
gibi verdikleri heyecanlar ve yumuşatıcı tesirlerle onları görüşten görüşe,
azîmetten azîmete çevirir, türlü fitneye düşürürler. Onun için Allah onların
şerrinden sığınmayı emretmiştir. Bu mânâ "Muhakkak eşlerinizden ve
çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının." (Teğâbün, 64/14)
âyetinin mânâsı ile "Muhakkak sizin tuzağınız büyüktür." (Yusuf, 12/28) âyetinin
mânâsına uygundur. Râzî der ki: "Bu görüş güzeldir, fakat tefsircilerin çoğunun
görüşü hilâfına olmasa..."

Fakat yukarıda geçtiği üzere sihirbaz (büyücü) düğümünün aslı azîmette olduğu ve
onun da mutlaka iplik düğümü mânâsına tahsisi şart olmayıp maksat örfî ve lügavî
daha genel mânâsıyla mutlaka büyücü erkekler ve büyücü kadınlar demek olacağına
göre, bu görüş de ondan hariç değil, onun bir şıkkı demek olur.

3- İbnü Sina`nın ve bazı âriflerin tercih ettiği görüştür ki, düğümlere üfleyen
nefisler, yahut güçler demek olarak aslî cisimlerin içinde uzvî veya âlî
(yüksek) denilen gerek hayvanlar ve gerek bitkiler, bütün canlı cisimlerin
gelişmesi, başlangıcı olup, bitkisel nefis ve gelişme gücü ve gaz gücü denilen
uzva ait güçlere işaret olmasıdır ki, bütün uzviyyette olduğu gibi, insan
bedeninde de gıdalanma ve tenasül görevlerinin meyli demek olan şehvet
heyecanının ilk başlangıcı ve şartı bu güç, bu nefis; diğer hayvânî ve hissî
güçler de bunun tamamlayıcısı ve olgunlaştırıcısı olduğuna göre bu mânâ önceki
mânâların illeti yerinde olan şehvet gücüne de işâret olarak hepsinden daha
genel demek olur. Hatta bu itibarla "şehvânî kuvvet" demek daha açık olur. İbnü
Sina ğâsıkı, hayvanî kuvvete yorarak demiştir ki, "hayvânî güç sığınıcı olan
insan ruhunun tersine olarak kudretli bir zulmet-i ğâsika, yani bulanık bir kara
kuvvettir. Çünkü insan ruhu cevherinde temiz, sâf ve madde bulanıklığından uzak,
bütün suret ve hakikatleri kabul edici bir fıtratta yaratılmıştır. O, ancak
hayvanlıktan kirlenir, pislenir, de hayvanlık kuvvetinin şartı olan bitkisel
kuvvetlere işarettir. Çünkü o, en, boy, yükseklik, bütün yönlerden hacim ve
mikdarı artırması yönüyle üç düğüme üflüyor gibidir. (Hatta nefes alıp verme,
bitkisel hayat gereğinden olduğuna göre nefsetmek, üflemek bunda mecâz değil,
hakikattir. Bitkilerin boğum yerlerinde de ukde (düğüm) hakikattir,
denilebilir.) İnsanî nefis ile bitkisel kuvvetler arasında ilgi, hayvanlık
vasıtasıyla olduğu için şüphesiz hayvanî kuvvetin zikri bitkisel kuvvetlerden
öne alınmıştır. Bu iki güçten nefsin cevherine lazım gelen şer ise onda beden
ilişkilerini güçlendirmek ve ona uygun, cevherine layık gıda ile beslenmesine
engel olmaktır. Ona layık gıda da göklerin ve yerin melekûtunu saran ebedî
nakışlarla süslenmedir." Bazılarının dediği gibi ğâsık, katı cisme, madene
işaret olduğuna göre de ve bizim dediğimiz gibi hayvan, bitki ve madene ve insan
bedenini içine alan asıl cisme işaret olduğu takdirde de bu mânâ cereyan eder.
Önceki mânâlar da bunun dallarıdır.

Bütün bunlardan sonra burada (el-Ukad) yukarda Nihâye`den naklen zikrolunan Hz.
Ömer ve Übey hadislerindeki "Düğümlere üfleyen helâk oldu." ve "Düğüme üfleyen
helâk oldu." gibi "velâyet" ve "bîat akdi", diğer deyimle "Ukde-i mülk" mânâsına
olması ve hatta o hadislerin bu âyetin bir mefhumu olması da çok muhtemeldir. Bu
düğümlere üfleyenlerin üflemeleri ve şerleri ise bir taraftan kulların haklarını
üzerlerine alan idarecilerin kötü idareleri, mevki hırsları, tahakküm ve
düşmanlık duygularıyla o düğümleri sıkıştırmak yolundaki zulüm ve zorbalık
hareketleri, bir taraftan da Allah`tan korkmaz azgın âsilerin halkı azdırma ve
ifsat ile Hakk`a olan bağları, çözmek, fitne ve ihtilâl çıkarmak için
sarfettikleri nefeslerle yaptıkları tahrikler, çevirdikleri entrikalar demek
olup iki yönü içerir ki, bunların ikisi de Allah`a sığınılması lazım gelen en
büyük şerlerdendir. Bununla birlikte bunlar da sihrin "Birşeyi kendi yönünden
çevirmek" demek olan genel mânâsında dahil olacağına göre birinci mânâda dahil
demektir.

Şu halde özet: "Ukad" (düğümler), hissî, manevî, hakikat, mecâz birçok mânâlara
ihtimali olmakla beraber, esas mânâsı "düğüm" demek olduğu için ip düğümünde
zâhirdir. Fakat maksadın normal bir ip veya iplik düğümünü bağlamak veya çözmek
için üflemek veya tükürmekten ibaret olmadığı da açıktır. Çünkü her iplik
düğümünde şer mülâhaza edilemeyeceği de âşikârdır. Bundan dolayı maksad, tabirin
hakikati üzere düğüme üflemekten ibaret değil, sihir (büyü)den kinâyedir. Bu
şekilde sihirbaz (büyücü) kimseler mânâsına örf olmuş bulunduğundan mânâ genelde
büyücü erkek ve kadınların şerrinden sığınmadır. Sihir fiili de iplik düğümüne
hasredilmiş değildir. Onun için bunu sihrin herhangi bir şeyi, yönünden döndürme
ve değiştirme mânâsıyla anlamak uygun olur ki, bu da zikredilen mânâların
hepsini içine alır.

5. Ve herhangi bir hasedçinin, başkasında gördüğü bir nimeti çekemeyip de ona
göz diken, onun mutlaka son bulmasını temenni eden hasedçinin hased ettiği zaman
şerrinden.

Yani nefsindeki hasedinin gereğini fiile çıkarmaya kalkıştığı, hased ettiği
kişiye karşı sözlü ve fiilî zarar verme başlangıçlarını, şer girişlerini tertip
ve icraya başladığı zaman şerrinden. Çünkü hased düşüncede kaldıkça hased edenin
kendinden başkasına zararı yok demektir. Diğer bir ifade ile de denilmiştir ki:
Hased galeyan edip de hasedlendiğine karşı kin ve öfke, düşmanlık kaydıyle kötü
nefsini yönlendirdiği zaman ki, "göz değme" denilen durum ve âfet de çoğunlukla
o anda olur. Onun için hased ile gözdeğmek birbirinden ayrılmaz gibi düşünülür.
O sırada hased edenin nefsi öyle bir çirkin durum alır ki o his ile fırlattığı
kötü bakışların kıvılcımları, hased edileni zayıf buluverdiği takdirde bazan onu
yıldırım gibi çarpar. Nice hased edenler ve kötü gözlüler vardır ki, hased
gözüyle baktıkları zaman bazı yılanların gözleriyle bakışlarındaki ezâ gibi
ezâlandırır. Bu his ile harekete geçen kötü nefisler ise her hileye başvurur,
ellerinden gelen her fenalığı göze alırlar. Onlar için hased edilenin helâkinden
başka bir şekilde teselli kabil olmadığından dolayı o yolda içlerini yiye yiye
kendilerini de yakar, helâk ederler. Ancak hasedin gereğini icraya kalkışmayıp
da kendi nefsinde sakladığı ve bu yolda nefsi ile mücadele edebildiği takdirde
hased edilene bir şerri dokunmaz ve nefsiyle mücahedesinden dolayı sevap bile
alırsa da gönlünde o hased hissi devam ettikçe kendi kendini yer, zararı sırf
kendine olur. "Haset ettiği zaman" diye kayıtlanması bu farka işaret için
olduğunu söylemişlerdir. Bundan başka hasedçinin şerrinden maksad, onun günahı
ve hasedi zamanında ve eserini açıklama vaktindeki halinin kötülüğü, çirkinliği
olmak da câizdir. İşte bütün bu zikrolunanların şerrinden o felâkın Rabbine
sığınırım de. Bu vechile o Samed olan Allah`a sığın, çünkü hepsinin yaratanı ve
hepsinin şerrinden koruyacak olan O`dur ve O`na öyle ihlâs ile sığınanlara O`nun
koruyuculuğu ve himayesi vaad edilmiştir; "En iyi koruyucu Allah`tır ve O,
merhametlilerin merhametlisidir." (Yusuf, 12/64).

Haset nedir? Ragıb`ın beyânına göre Haset, bir nimetin hak sahibinden yok
olmasını temennidir. Çoğunlukla o nimetin kaybolmasına çalışmakla da beraber
olur. Rivayet olunmuştur ki mümin gıbta eder, münâfık haset eder. Kamus`un ve
diğerlerinin beyanına göre de, o nimetin kendisine dönmesini isteyip
istememekten daha geneldir. Yani hasedde aslolan mânâ bir nimetin, bir
faziletin, bir olgunluğun sahibinden yok olmasını arzu etmek, kendisine
geçmesini, gerek istesin ve gerekse istemesin, başkasında bulunmasını mutlaka
çekememektir. Öyle ki, "Onunki onda dursun da sana da verelim." deseler memnun
olmaz, keşke onunki mutlaka gitse de kendisine hiçbir şey verilmese bile
hoşlanır. Özellikle haset olunan nimet, hasedçi tarafından gasbolunmak mümkün
olmayan şahsî faziletler ve kendine özgü olgunluklar kabilinden olursa, hased
eden o zaman bütün bütün fazilet düşmanı kesilir ve onu kendine
döndüremediğinden dolayı hased ettiği kişiyi haksız yere mutlaka yok etmekle
teselli bulmak ister. "Allah korusun."

Özet olarak, hasedçi, kendinin iyiliğini değil, diğerinin kötülüğünü ister. Eğer
başkasından kaybolmasını istememekle beraber, kendisine de onun gibisini veya
daha iyisini isterse, o haset etmek değil, gıbta etmek, imrenmektir. Bunları
Alûsî şöyle anlatmıştır: Bilinmeli ki hased, başkasının nimetinin yok olmasını
temenni etmeye denir. Bir de başkasında bulunan fakirlik veya diğer herhangi bir
noksanın devamını ve nimet yokluğunun hâli üzere devam etmesini temenniye
denilir, (ki birincisine dilimizde çekememezlik, ikincisine de iyiliğini
istememezlik denilir) yaygın olan öncekidir. Her iki mânâ ile de hased eden
Allah katında ve Allah`ın kulları yanında buğzedilendir. Meşhur olduğu üzere
hased, büyük günahlardan sayılmıştır. Lakin inceleme budur ki fıtrî ve
yaratılıştan olan hased, gereği olan ezâ ile mutlaka amel edilmeyip de ona sahip
olan kimse nefsiyle mücadele ederek kardeşine Allah`ın seveceği vechile muamele
ederse onda günah olmaz. Belki o doğuştan hased sahibi, nefsiyle mücahede edip
kardeşine iyi muamele ettiğinden dolayı büyük sevaba nail olur. Çünkü fıtrî
olana, karşı koymakta büyük zorluk bulunduğu açıktır. Bunlardan başka gıptaya da
mecâzen hased denildiği vardır, hem ilk örfte bu yaygın idi. Gıpta ise
kardeşinde bulunan nimetin kaybolmasını temenni etmeyerek onun gibi senin de
olmasını temenni etmendir ki, bunda sakınca yoktur. Nitekim şu Nebevî hadis bu
mânâdandır: "Şu ikiden başkasında hased yoktur: Bir adam ki Allah ona mal vermiş
ve hak yolda tüketilmesine onu musallat kılmıştır ve bir adam ki Allah ona
hikmet vermiştir, onunla amel eder ve onu insanlara öğretir."

Demek ki şer olan hasedin asıl mânâsı başkasında bir nimet görmekten rahatsız
olup onun kaybolmasını istemektir ki, bizim "çekememezlik" dediğimizdir.
Birtakım kimselerin zannettiği ve bir hayli yaygın olduğu vechile kıskançlık
demek değildir. Kıskançlık, bazan hased demek dahi olursa da daha çok Arapça`da
"gayret" tabir olunandır. Nitekim Kamus mütercimi Âsım Efendi de şöyle der:
"Gayret, gayr, gar, gıyar: Nâm ve namusa eksiklik verecek halden korumak
mânâsınadır ki kıskanmak denilir." Mesela erkeğin karısını başkasından
kıskanması, aynı şekilde kadının kocasını başkasından kıskanması hased değil,
gayret ve hamiyettir, bu övülmüştür. Fakat birisi diğerinin karısını veya
kocasını veya evladını veya malını veya güzelliğini veya herhangi bir nimet ve
meziyetini, şerefini çekememek, ona göz dikmek, onun ondan yok olmasını arzu
etmek haseddir, kötülenmiştir. Buna kıskanmak denirse de çekememezliği bir
gayret ve hamiyet mânâsında mübalağa sûretiyle kullanmak kabilinden mecaz
demektir. Yani yerinde olmayan bir kıskanmaktır. Her ne olursa olsun kıskanmak
mutlaka haset demek değildir, ondan daha genel olabilir. Şu halde hasedi sadece
kıskanmak diye tercüme etmek doğru değildir. Hased kötülenmişdir, ona bir
kıskanmak denirse elin hakkını sahibinden kıskanmak, diye ifade edilmelidir.
Halbuki gayret ve hamiyet demek olan kıskanmak övülmüş ve makbul bir haslettir.
Feyizlenme, ilerleme, kemâle erme, iffet, hakkın korunması, nimetin muhafazası
onunla hasıl olur. Meğer ki kendi hakkının ilerisine tecavüz etmek sûretiyle
ifrat olsun. O zaman gayret, cahiliye hamiyeti ve hased mânâsında olmuş olur.
Ragıb`ın hasedi tarifinde nimetin hakkı olandan kaybolmasını temenni diye
müstahık (hakkı olan) kaydını koyması da önemlidir. Bundan anlaşılır ki, hasedde
zulüm mânâsı da vardır ve o halde bir nimetin hak sahibinin gayrinden yok
olmasını istemek hased değil, gayret ve adalet demek olur. Şu halde bir
gasbedicinin gasbettiği nimetin, elinden çıkmasını temenni etmek hased demek
olmadığı gibi, onun bâtıl elinin yok edilmesiyle hakkı sahibine teslim etmeye
çalışmak da şer değil, gayret edilmesi lazım gelen bir hayır, bir hamiyet görevi
demektir. Fakat bir hak sahibinin nail olmuş bulunduğu bir nimetten kalben acı
duyup da onu çekememek, yok olmasını temenni etmek hased ve zulümdür. Fakat bu
fiile çıkmayıp, içinde kaldıkça hased edene zararı olursa da başkasına dokunmaz.
Amma düşünceden fiile çıkarılmak istenip de o nimeti fiil ile yok etmeye
çalıştığı zaman fiilen zulüm ve azgınlık olan hased olmuş olur ki, o zaman onun
şerrinden Allah`a sığınmak lazım gelir. O artık hiçbir hak ve insaf tanımaz,
mümkün olabilen her türlü kötülük ve hileye baş vurur, her türlü sihirbazlığı
göze alır, fırsat bulabildiği kadar düğümlere üfürdükçe üfürür. olanların
hepsini de şerrine âlet etmeye çalışır. Bu da kötü kişilerde şehvet kuvveti ile
öfkenin ve bilhassa öfke kuvvetinin bir azgınlığı demek olduğundan dolayı İbnü
Sina burada da şöyle demiştir: "Haset ettiği zaman hasedçinin şerrinden", beden
ve kuvvetleri ile ruhu arasında meydana gelen tartışma demektir. Hased eden,
hayvansal ve bitkisel kuvveti bakımından bedendir; hased edilen de ruhtur. Bu
şekilde beden, nefs üzerine bir vebaldir. O halde ondan uzaklaştığı sûrette o
nefsin hâli ne güzeldir! Ve eğer onunla kirlenmiş değilse ondan ayrılmasıyla ne
büyük lezzete erecektir." Bu da mânânın bir özü ve istiâze (sığınma)nin ruhunu
beyân etmek demektir ki sonucu:

"Ruha dön ve onun isteklerini olgunlaştır,

Çünkü sen cisim ile değil, ruh ile insansın" ifadesine dikkat nazarını
çekmektir.

Bunu şöyle özetleyebiliriz: Ey insanî nefis! Bütün yaratıkların, özellikle kevn
ü fesat (olma-bozulma) şânından olan maddiyyatın, cismânî güçlerin, hususiyle
aldatıcı hayvansal ve bitkisel güçlerin o şehvet ve öfkenin şerrinden o felakın
Rabbine sığın. Çünkü onlar seni çekemez, bedende bırakmak, çukura gömmek, helâke
götürmek isterler. Onun için sen o fıtrat nûrunun, insanlık ruhunun kadrini bil
de onu yaratan Hak Rabbine sığın.

Görülüyor ki bu sûrede insan ruhuna zararı düşünülen, din ve dünyaca çekinilmesi
ve korunulması lazım gelen şerlerin hepsi sayılarak onlardan Allah`a sığınmak
emredilmiş ve bu şekilde kurtuluş vaad edilmiş demektir. Bundan dolayı
Resulullah bunlar nazil olduğu zaman ferahlamış ve bunlarla sığınmaya devam
etmiştir. Çünkü bu, ikincisiyle beraber, sığınmak için her işi içine almaktadır.
Evvelâ "Yarattığının şerrinden", sığınılacak şerlerin başlangıçlarının hepsini
kısaca içerir. Sonra da ğâsık, neffâsât, hâsid (karanlık gece, üfürükçüler,
hased eden) üçü onların mertebelerini veya en mühimlerini bir açıklamadır. Gerçi
o kısaca anlatımda ve hatta neffâsât (üfürükçüler) ve hâsid (hased eden)de
sığınan nefsin kendisi de dahil olabilir. Fakat karşılaştırma karinesiyle
sığınan, kendisine sığınılanda dahil olmamak açık olduğuna göre bu sûre daha çok
insana dışından veya bedeninden zarar veren âfakî (objektif) şerlerde zâhirdir.
Bu şekil kelam daha genelden başlayıp bilhassa hased ile insana ait ruhların
şerlerinde son bulmuştur. Bunun üzerine bunlardan sığınan nefsin olgunlaşması
mertebeleri ile ona içinden gelecek enfüsî (subjektif) şerrini genişçe
anlatımına ve bu şekilde, "Düğümlere üfleyen"in de bir yönden beyan ve tefsirine
işaret olmak ve ondan da bilhassa istiâze (sığınma) ile vaad tamamlanmak üzere
gelecekte görüleceği üzere Nâs Sûresi ile son verilmiştir. Bir de dikkate
şâyandır ki şerlerinden sığınılan `daki mâ mevsûfe veya mevsûle olabilmek
ihtimalinden dolayı marife (belirli) veya nekre (belirsiz) olması muhtemeldir.
Ğâsık, hasid kelimeleri, nekre ve müfred (tekil), aradaki ma`rife (belirli) ve
çoğul olarak getirilmiştir. Bunun nüktesinde Zemahşerî ve Razî: "Zira her ğâsık,
her hased eden şerli değildir.

Hatta bazen hayırda gıbta mânâsına hased, hayır bile olur fakat her üfürükçü
(neffâse)nün şer olduğuna işarettir." demişlerse de, bu pek açık değildir. Zira
dağınık fert halinde genel olarak her bir ğâsıkın vukubu (karanlığın yayılması)
ve her bir hased edenin hasedi zamanında şerrinden tamamen sığınma talep
edildiği daha açıktır. Lâkin ğâsık ile hased edenin şerri çoğunlukla karanlıkta
ve bilinmezlik içinde, tanınmayarak geriden geriye cereyan eder. Neffâse
(üfürükçü) ler, sihirbaz (büyücü)lar ise çoğunlukla tanındıkları, bilindikleri
halde yüzlere güle güle, gönüllere üfleye üfleye şirretliklerini yaparlar. Ğâsık
(karanlık) bir eşkiya gibi ansızın basar, hasetçi de bir kundakçı gibi saklı
yapar, sâhir (büyücü)ler, cadılar ise dost kılığında yankesici gibi göz göre
göre çarparlar. Böyle olması onların hilelerinin ince ve gizli olmasına engel de
olmaz. İşte bunlar içinde en çok bile bile şerlerine düşülenler üfürükçüler
olduğu ve umûmi örfte de en çok şirretle bilinenler bunlar bulunduğu için
kelimesinin lâmının ahd veya istiğrak ile marife (belirli) ve çoğul olarak irâd
edilmiş olması bizce daha doğru ve daha açık görünmektedir. Nâs Sûresi`nde in
marife (belirli) olması da "neffâsât" gibidir. Bu yönden de o bunun
tamamlayıcısı olan bir beyânı demektir.